araya yine…

“… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak...”
tomris uyar

ülke gündemi girdi… dün akşam yemeği hazırlarken farklı bir şey dinleyeyim diye açtığım öyküdeki ifadeler son bir haftadır hissettiklerimin özeti gibiydi… melisa kesmez’in kalanlar öyküsü sözünü ettiğim bu öykü.

“… Bir dönem her şeyin yolunda gittiğine neredeyse inanacak oldum.
Ama öyle şeyler oluyordu ki, ben istediğim bahaneyi uydurayım, istediğim çiçeği ekeyim, balkonu botanik parkına çevireyim, “Canım evim” diye duvarlara falan sarılayım, kapıyı pencereyi dışarının çirkinliğine istediğim kadar sıkı sıkı kapatayım, dışarıda fokur fokur kaynayan cinnet açık unuttuğum bir aralık bulup içeri süzülüyor, beni ağılı bir duman gibi sinsi sinsi zehirliyordu…”

bayram da geldi ve geçti… tatilin son günlerine doğru ada’dan kaptığım bir solunum yolu enfeksiyonu ile ağırlaşan zihnim yeniden kendine geldi ve her defasında olduğu gibi olan bitenin ilk şokunu atlatıp yeni duruma uyum sağlamaya da başladık elbette; işime gücüme, okumalarıma, farklı şeyler dinlemeye ve izlemeye yeniden döndüm; bütün bunlar gündemi de takip etmeme engel değil; bu konuda bir “bağımlı” olduğumu kabul ediyorum artık! (2 haziran)

yine günler geçti… 16 haziran bugün. zamanın bu kadar hızlı geçmesini kaldıramıyorum artık! tomris okumalarım ve bu okumaların izleğinde karşıma çıkan eski filmleri izlemek, bir anlamda geçmişle meşgul olmak, beni zamanın çok başka anlarına, anılarına, duygularına savuruyor… yüzleşmeler (1995-1999) ve tanışma günleri/anları (1989-1995)’ndan sonra en başa döndüm… şimdi 1975-1979 dönemini kapsayan sesler yüzler sokaklar günlüklerini okuyorum… 1975’te tomris 34, ben 7 yaşındayım; aşağıda ilkokula yeni başlayan küçük kız!


bazı açılardan bambaşka bir tomris var karşımda. dünden bu yana bir cümlesine takıldım kaldım: “… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. Bizlere hiç yakışmıyor üstelik…”

artık bir anne bunları söylerken, oğlu 8 yaşında, evinde elektrik süpürgesi yok, yan apartmanın kapıcısına bahçede iki halısını çırptırmasına, belki de çırptıramamasına demeliyim, dair yazdıklarından öğreniyorum bunu; 21 mart günü, yani doğum günümde “… Dönüşte, baharı zorla getirme adına mimoza, dereotu, hıyar, ve semizotu aldım. Değişken bir mevsimdeyiz…” diyor. henüz her mevsim her sebzenin ve meyvenin olmadığı, turfanda yılları…

4 nisan cuma günü televizyonda kaçak varmış; tek kanallı zamanlar… bizim evin ve aslında o sıralar çevremizdeki herkesin çok sevdiği bir diziydi kaçak! haksız yere karısını öldürmekle suçlanan ve idam cezasına çarptırılan bir hekimin, doktor richard kimble’ın hikayesini anlatıyordu dizi. biraz internette dolaşınca, dizinin oynadığı saatlerde türkiye’de sokakların boşaldığını, insanların dizinin olduğunu akşamlar misafir kabul etmediğini öğrendim. konusu dışında hiç bir şey yok hafızamda ama evde büyük heyecan yarattığını bugün gibi hatırlıyorum. aslında yetişkinler içindi ama tek kanallı televizyon günlerinde her şey hep birlikte izlenirdi… tomris’in 4 nisan günü diziye dair yazdıkları şöyle;

“Bugün cuma. TV’de Kaçak dizisi var yani. Yakalanmasa da olur, Kaçak, hep kaçsa. Şövalyeliğin ve Mohikanlığın bitişine yakılmış bir ağıt nasıl olsa. Kitleleri ardından sürükleyişi bu yüzden…”

şimdilik bu kadar; sonra kaldığımız yerden devam ederiz… gitmeden dizinin ana temasını buraya bırakıyorum…

fotoğraf geçen haftaki küçük şile kaçamağımızdan…

Leave a Reply