mektuplar; çiğdem

“… Boşboşuna söylüyorum
Şarkımı kimsecikler duymaz…”
-şeyh galip, sadi



merhaba canım,

2 temmuz 1991’de bana yazdığın mektuba böyle başlamışsın ve şöyle devam etmişsin:

“telefonu kapayınca aklım sende kaldı bir süre. sonrasında da hemen yazmaya oturdum. …., yanında olsaydım, yani yanımda olsaydın, şöyle buz gibi şaraplarımızı alıp otursaydık bir yerlere; fark etmez, rahat olabileceğimiz bir yere; başlasaydık konuşmaya diyorum. ne iyi ettik de geldik deseydik. ne diyeyim, her şeyin yoluna girmesi dileğiyle…”

ne yaşıyorduysam artık!

bir kutudan sana ait on mektup çıktı. daha fazladır ama henüz diğerlerini bulamadım. bu haftayı senin mektuplarını okuyarak geçireceğim. aslında bütün mektupları tek tek okumuyorum; yüreğim kaldırmıyor çünkü. şu günlerde etrafa okuldaki mezuniyet törenine, pankartlara ilişkin fotoğraflar saçıldı, biliyorsun. mezuniyet günümüzden bir gün sonra bana yazılan ve kuru çiçeklerle birlikte çerçevelenmiş şiirin arkasına sen, halim ve funda kendi notlarınızı yazmışsınız; 3 temmuz 1992 günü bana “güzel olacak be zehra!” demişsin…

geçen bunca yıldan sonra güzel pek çok şey oldu elbette… ama hepsi o hayal ettiğimiz gelecek miydi, emin değilim; ne dersin?

bu sabah seninle konuştuktan sonra keşke aynı şehirde yaşasaydık dedim ve her hücremle seni özlediğimi hissettim. seninle konuşmayı, beyaz şarap içmeyi —ki bunu bin yıldır yapmıyoruz, bunun için utanmalıyız—, olan biten her şeyi anlatmayı, en çok da hayal kurmayı, umut etmeyi özledim. seninle çok seyrek olabilen buluşmalarımızda, karşılaşmalarımızda bambaşka şeyleri konuşuyoruz artık; en çok çocukları, memleketi, aileleri, “azıcık” hissettiklerimizi… şarkıda söylediği gibi, “life is hard”…

benim bir çiftle yaşadığım öğrenci evinden şutlandığım final dönemini hatırlıyor musun? ablanlar yoktu ve dikmen’in sırtlarındaki o çok katlı evde birkaç günlük bir ev arkadaşlığı yaşamıştık. bir akşam kendimizi ödüllendirip aldığımız şarabı hatırlıyor musun peki? birazcık daha fazla paraya kıyıp kavaklıdere muscat almıştık diye hatırlıyorum. peynir tabağımız vardı; balkonda oturmuştuk sanki. gerçi ankara’nın bitmeyen soğuklarını düşününce balkon detayı sadece bir yanılgı da olabilir… pek çok şeyi unuttuk; fil gibi hafızam var diye hissetmekten, beni her şeye rağmen içine çeken kara deliklerle dolu bir hafızaya savrulmuş durumdayım.

mühendislik bilimleri’nin kantinine ne dediğimizi hatırlıyor musun? senin mektuplarından birine funda bir not eklemiş: “… mühbil’in kuytusunda çiğdem’le birlikteyiz…” bizim için o kantin hakikaten bir kuytuydu. ama bunu da tamamen unutmuşum…

şu sıralar netflix’te çok eski bir diziyi izliyorum; 2002 yapımı everwood. kafamı boşaltmak için çok iyi geldi. amerikalıların aile drama dizilerini bilirsin, onlardan biri. çok yüksek dağların ve ormanların arasında bir kasabada yaşayan, eninde sonunda uzlaşan, birlikte olmaktan mutlu olan, çatışmalarını bir şekilde çözen, eğlenmeyi bilen insanları anlatıyor dizi; komediyi, dramı, acıyı, hüznü, mutluluğu tek bir pakette sunuyor. bir tür “neverhood” bizim için anlayacağın…

bugün çalıştım, gündemi takip ettim ve sana bu mektubu yazıyorum… az önce akşam yemeği yaptım; bol domatesli, soğanlı, sarımsaklı ve hellimli kabak yemeği. yaz klasiklerimden biridir. yanına minik bir de yeşil salata yaptım ve diziyi izleyerek tek başıma yedim. a. biraz daha çalışacağını ve geç geleceğini yazdı, çocuklar dışarıda. akşam yemeğinde mutlaka bir araya gelmek uzun yıllar evimizin en önemli olayıydı. bir süredir bunu düzenli yapamıyoruz; malum, çocuklar artık çocuk değil!

bugün ara ara, daha çok da sana yazarken, birlikte en çok dinlediğimiz albümlerden birini dinledim. aşağıya bırakıyorum. benim için bu albüm bahçelievler’de, giriş katındaki evinizde, arka bahçeye bakan ve çay kokan odan demek; bir de sacide teyzenin portakallı kurabiyelerinin ve efsane dolmalarının tadı elbette. bu hayatta yediğim hiçbir dolma, hiçbir lahana sarması sacide teyzeninkilerin düzeyine erişemedi! saatlerce sitoloji sınavına çalıştıktan sonra, gece rüyamda bile çalışmaya devam edip sayıklamaya başlamıştım. “ne diyorsun?” diye sorduğunda uyanıp “yok bir şey,” demiştim. ne çok gülmüştük buna. o sınavdan top çekmiştim… (21 temmuz)

dün mektubu bitiremedim. ama seninle konuşmamız, bana söylediğin şey, kulağımdan gitmiyor. haklısın, çocuklara bunu yapmamalıyım…

sımsıkı sarılıyorum ve o buz gibi beyaz şarabı içeceğimiz günü heyecanla bekliyorum. sahi, pizzeria hâlâ açık mı?

Leave a Reply