“… Zamanla ağırlaşan şeyler gibi. doğdum doğalı hiç çocuk olmamışım gibi…”

alkım doğan, marlonsuz brandosuz

okumaya başladım… sonra dışarıdaki işlerimi hızlıca hallettim ve uzun bir yürüyüşün ardından eve döndüm; hemen ocağa çay koydum. bu normalde yaptığım bir şey değil oysa; siyah çayı neredeyse haftasonundan haftasonuna içiyorum… bu kitabı sessiz ve sakin bir evde, evde pişmiş bir kekin eşliğinde çayımla, koltuğa gömülüp, dünya sakin bir yermiş gibi, başka her şeyi unutarak okumam gerekiyordu sanki…

öyle de yaptım; her zaman çayla birlikte olmasa bile evin sessiz ve yalnız zamanlarında ağır ağır, öyküleri bir şekilde birbirine bağlayarak ve zihnimde karakterleri birbirleriyle karşılaştırarak okudum… ve şimdi günün henüz karanlık olan başlangıcında, mutfak masasında ve bir pazar sabahının sessizliğinde kahve ile bitirdim…

okudum demekten çok hissettim demek istiyorum… çünkü her elime aldığında sessizce satır aralarından içeriye sızdım, kokuları hissettim, çiçekleri vazolarına yerleştirdim, sesleri duydum, çocukluğumdaki sarı papatya tarlalarına gittim, kuaför ilhan saçlarımı keserken içinde boğulduğum göz yaşlarıma geri döndüm, rüya rüyama dönüştü, portakal kokusunu duydum…

ve kitabı her elime aldığımda marmaray’da karşılaştığım bir kadını düşündüm ve sonunda onu da bir kahraman olarak kitaba ekledim… telefonda, çok gürültülü bir şekilde avaz avaz birisiyle kavgasına anlatan kadının görüşmesini duymamak için elleriyle kulaklarını tıkayan kadındı bu… ürkmüş, neredeyse korkulu gözlerle bu görüşmeye asla tanıklık etmek istemeyen bu kadın için içimde yeniden yeniden öyküler yaratmıştım o günden beri… şimdi kendine bir yer buldu; onu da çocukluğu bir şekilde elinden alınmış bir kadın olarak ve fakat her şeye rağmen dünya bir sakin bir yermiş gibi marmaray’dan çıkıp kendisine aldığı kıpkırmızı gardenyalarıyla evine yolladım…

***

sevgili alkım yüreğine sağlık!

kitapta geçen bir şarkıyı çalacağım burada ama daha tekinsiz bir versiyonunu!

nick cave ve shane macgowan söylüyor

what a wonderful life.

“Mutluluk, büyük mutfağı olan küçük bir evdir.”

Alfred Hitchcock

tesadüfen karşılaştığım bu tarifi dün ilk kez yaptım. yahni veya çorba olarak geçiyor tariflerde ama yoğunluğunu düşününce yahni demek sanki daha doğru…

bizim patatesli, havuçlu, soğanlı, salçalı yeşil mercimek yemeğimize oldukça benziyor olmakla birlikte arada fark yaratacak bazı farklı dokunuşlar var. nedir bu farklar derseniz temel olarak içine eklenen kereviz sapları, en son eklenen yeşil yapraklı sebzeler, baharatlar, taze kiraz domatesleri ve elbette onu muhtemelen toskana’lı yapan şey olan parmesan peyniri yani parmigiano reggiano…

malzemelerim; bir su bardağı çiğ yeşil mercimek, bir orta boy soğan, bir küçük patates, iki uzun kereviz sapı, bir orta boy havuç, dört diş sarımsak, yarım su bardağı domates sosu, bir tatlı kaşığı acı kırmızı biber salçası, pul kırmızı biber, karabiber, toz zerdeçal, kuru biberiye, kuru nane, zeytin yağı, bir küçük bağ pazı ve sızma zeytinyağı.

nasıl yaptım; doğranmış soğan, patates, havuç ve kereviz saplarını zeytinyağında hafifçe kavurdum. domates sosu, salça ve önceden hafifçe haşladığım mercimekleri koydum ve iyice karıştırdıktan sonra sıcak su ve baharatları ekledim. mercimekler pişince iri iri doğranmış pazı yapraklarını da ekledim ve beş dakika kadar sonra ocağın altını kapattım.

yemeğim hafifçe suda yumuşatılmış kuru domatesler, taze kereviz yaprakları ve parmesan peyniri ile servise hazırdı.

yemeğe dair bazı notlar;

ben klasik yeşil mercimek yerine malatya’nın yerel siyah mercimeğini kullandım. kanada menşeili çok hızlı pişen ve lapalaşan yeşil mercimek kullanıyorsanız önceden haşlamaya gerek yok diye düşünüyorum…

mevsimden dolayı ve çok pahalı olduğu için taze kiraz domatesleri kullanamadım ve fakat bence taze domatesler kesinlikle fark yaratır…

malum peynir çok pahalı artık… parmesan ise alınır gibi değil elbette… bence bizim keskin tulum peynirleri veya isli peynirlerimiz de bu yemeğe çok yakışır; farklı bir yeşil mercimek yemeği yemek istiyorsanız peynir kesinlikle önemli bir detay…

ben pazı kullandım ve fakat orijinal tariflerde genel olarak bir tür lahana olan kale yaprakları ve ıspanak kullanılıyordu ve hatta bazı tariflerde birden fazla yeşil yapraklı sebze karıştırılıyordu… hangisinin kullanıldığı tadı oldukça etkileyecektir ve bence ebegümeci dahil tüm yeşil yapraklı sebzeler düşünülmeli…

elbette orijinal tariflerin bazılarında kıyma, italyan sosisi veya et suyu da kullanılıyordu ama artık eğer yaptığım yemeği ben de yiyeceksem et ve et ürünlerini hiç kullanmıyorum… o yüzden buradaki tarifler vejetaryen veya vegan tarifler olacak 😉

ve baharatlar meselesi… ben tarifleri biraz yorumladım ve toz zerdeçal da kullandım… genel olarak tariflerde karşılaştığım baharatlar kuru fesleğen, kekik, biberiye ve maydanoz. sarımsak tozu ve italyan baharatı denilen karışımlar da kullanılıyor…

***

bu tarif için şarkımız italya’dan olsun!

roberto murolo‘dan dinliyoruz

malafemmenna.


“…Orada öyle bir süre bakışıyoruz. Dünyada bakışmaktan ve yağmurdan konuşmaktan başka işimiz yokmuşçasına…

– alkım doğan, bir uzun üşümek

şahane bir yeni yıl yazısı yazmışım buraya… bu şahane lafı komik oldu tabii 😉 babaannem kendi yaptığı yemekleri methederek sunarmış konuklarına; yaptığım yemekleri övdüğümde anlatmıştı annem, “babaannene mi çektin?” derdi. maalesef hiç tanıma şansım olmadı ama adını aldığım babaanneme benzeyen bir yanım var sanırım…

neyse konumuz bu değil… mesele geçen yılki yazı ve şahaneliği; bu yıl yazdığım yazının yanında kesinlikle parlıyor ve bu durum yazının biçeminden çok 2023’ün yaşattıklarının yükünden elbette; hakikaten nefesim kesilmiş 2023’te… sevgili leylakcım “öyle güzel bir yeni yıl yazısıydı ki, sanırım 2023 iyi geçecek…” diye bir yorum yapmıştı… ne oldu derseniz, pek çoğumuzu ezdi geçti!!!!

yazıya dönmek isterseniz şuradan buyrun

***

neyse bu yıl burada başka bir şey yapmaya karar verdim; şu hep açmak istediğim yemek günlüğünü burada yapacağım… malum çok yazamıyorum artık; uzak kalınca paslanmışım doğrusu. bunu yapmak hem biraz buraya dönmemi kolaylaştıracak hem de uzun süredir yapmak istediğim bir şeyi hayata geçirmiş olacağım; birden fazla alana da gerek yok, radyo z her şeyi içine alabilecek bir “kara parçası“…

yani sevgili alkım’ın şu sıralar benimle olan öykü kitabının inanılmaz güzel adına gönderme yaparak dünya sakin bir yermiş gibi burada bazen tariflerimi ve mutfak notlarımı paylaşacağım…

ilk tarifimiz mercimekli bir şey; ne olduğunu söylemeyeyim, sürpriz olsun…

az önce yağmur başladı; bu nedenle en güzel yağmur şarkılarından birini dinliyoruz şimdi.

josé feliciano‘dan rain diyor.

“… Bu: bir boşluk: içimde
Yaşamak izi de denir,
Sanki, nice kelebek tozu, içinde
…”

birhan keskin, zeytin ağacı

son bir kaç yıldır en mutlu olduğumuz saatleri burada geçiriyoruz… hava inanılmayacak kadar güzel, ince birer kazakla bile hiç üşümüyoruz… masamızı kurduk… ateşimizi yaktık… geçenlerde çıkan fırtınada kırılan dalları toparladık… a. buraya yapmanın hayalini kurduğumuz minik evin temellerini işaretledi… 2024 yılı için en büyük dileğim burada bir yaşam alanı kurabilmenin en azından başlangıcını yapabilmek… memleketin, dünyanın ve hayatın ağır yükünden biraz olsun uzaklaşabileceğimiz bir yerin hayali bu; kocaman bir hayal yani…

***

2023 pek çok açıdan tatsız bir yıldı benim için… sanki içime biraz daha çekildim… malum memleketin ve dünyanın durumu da çok yardımcı olmadı…

2024’te “açılmam” lazım…

yazmam lazım…

daha fazla sokaklarda olmam lazım…

dinlediğim müzikleri artırmam lazım…

nefes almam lazım…

başka bir z. lazım

***

zeytin ağaçların nefesinin altında ve yanımdaki ateşin sıcaklığıyla umutlu, direngen, dileklerinize ve hayallerinize kavuştuğunuz bir yıl diliyorum…

yılın son şarkısı zeytuni zar olsun!

arto tunçboyaciyan ve armenian navy band‘den dinliyoruz.

I got caught in a storm
And carried away
I got turned, turned around
…”

festival filmleri gibi olduğunu söylüyor… bu gece yine öyle bir rüyanın içindeyken, lhasa‘nın içimde çalan rising şarkısıyla uyandım… saat beşe on vardı; kalktım ve mutfak masasında rüyamdan parçaları hatırlayabildiğim kadarıyla not edip, tekrar yattım. bunu yapmazsam unutuyorum ve mutsuz oluyorum. ayrıntıya girmeden bir kaç detayı burada da yazayım…

hayatımdaki iki annem, paralel bir şekilde ve birbirlerinin yerini alarak bir olayın içindeydiler… sanırım bu rol geçişlerin kendi içinde bir mantığı vardı…

evde, sosyal medyadan tanıdığım birisi konuğumuzdu… onunla vakit geçirmek için bir şeyler yapmayı önerirken, önerdiğim şeyleri gördüm; caddebostan sahilden eve doğru yürüyorduk, hava bulutlu ve deniz çırpıntılıydı…

sırtımda ve boynumda bir sorun vardı, rüyada bir şeyler kontrol çıkmış gibiydi ve ne olduklarını hatırlamıyorum; kalın, mordan maviye dönen inanılmaz güzel renklerde alpaka yapağı ile yapılan bir fuları boynuma sıkı sıkı sardım… dışarıya çıkıyorduk… üzerimde hiç sevmediğim renklerde kıyafetler vardı, kalın ve polar bir şeyler… huzursuzdum bu nedenle… bu uyanmadan hemen önceydi…

***

lhasa’nın ölüm yıldönümüne sadece bir kaç gün kaldı… onu kaybettiğimizi öğrendiğim gün yaşadığım hüznü hala içimde hissediyorum…

evet rising diyoruz.

Sabah sabah 34 bin dertli vatandaşın burada toplaşması… durum çok vahim.”

bir fatih altaylı dinleyicisinin yorumu

bugün de güne altıda başladım… tiroid hapımı aldım, belim, dizlerim ve boynum için esneme hareketlerimi yaptım ve dişlerimi fırçaladım… sıcak suyumu içerken, kahveyi demledim, ada’nın kahvaltısını ve öğle yemeği kabını hazırladım…

dün akşam çınarcık açıklarında bir deprem olmuş; onunla ilgili bir kaç habere baktım…

sonra öğle yemeği kaplarını ve kahve mataralarını teslim ederek a&a’yı uğurladım…

ve yine he zaman olduğu gibi kulaklığı taktım ve fatih altaylı’nın sabah yayınlanan videosunu açarak, yatağı topladım, odaları havalandırdım, akşamdan kalan kupa, kadeh, bardak gibi şeyleri de toparlayarak sabah hazırlıkları sırasında ortaya çıkan bulaşıkları yıkadım…

giyindim, banyoya geçtim ve hafif bir temizlikten sonra makyajımı yaptım. emekli olup evde çalışmaya başladıktan sonra kendime yaptığım bir iyilik bu; dışarı hiç çıkmasam da kendime bi çeki düzen veriyorum

fatih altaylı ve emre bugün beni çok güldürdü; yukarıda sıraladığım şeyleri yaparken ara ara sesli kahkahalar attım… çamur gibi gündemi takip etmekten kendim alamıyorum maalesef; bu ülkeden bir b. olmaz hissiyle ve genel olarak yandaş olmayan gazetecilerin de artık neredeyse bir depresyonun içinde olduğunu düşünerek olan biteni bir zorunlulukmuş gibi takip ediyorum…. bundan kurtulmalıyım, biliyorum ve üzerinde çalışıyorum…

şimdi çalışmaya başlamadan önce günün şarkısını çalayım.

the bangles‘den

manic monday‘i dinliyoruz.

Sessiz değilsin; büyük bir gürültünün içindesin, duymuyorlar

ilhan berk

günü yaptığım yayında, çalışma masamın manzarası olan bir inşaattan söz etmiştim; bütün bir yıl boyunca tüm süreci izledim… yeni yılla birlikte bina biter ve komşular taşınır muhtemelen ama temelin hemen yanında açık bırakılan çukur hala tam olarak kapatılmadı…

yıl boyunca bu çukur yüzünde belediyeye tam altı şikayette bulundum; baktım değişen bir şey yok cimer’e yazdım; binanın bitmesine yakın üst katlardan ve hatta çatıdan çukura fırlatılan seramik parçalarından, borulardan, torbalardan bunalıp pencereden avaz avaz bağırdığım da oldu ki beni yakından tanıyanlar bilir böylesi bir tepki vermek kolay değildir benim için…

benden başka tepki veren de yoktu sanki; sadece arada bir karşı tarafta oturan yaşlı çiftin çukura bakıp sinirli sinirli söylendiklerini hissedebildim sadece… her şikayetimin sonrasında zabıtadan arayan görevli cezai işlem uygulandığını söyledi, cimer’in topuyla da yine aynı zabıta yine aynı ifadelerle bumerang gibi bana geri döndü….

şimdi çukur yavaş yavaş dolduruluyor, altı tamamen atık dolu ve ben bile artık görmemekten başka bir şey dilemiyorum. ama sevindiğim tek bir şey var; karşı taraftaki asma ve sarmaşıkla beraber, neredeyse öldüğünden emin olduğum dut ağacı bütün güçleriyle direniyorlar. yakında her şey bitecek ve umuyorum doğa bir sonraki müdahaleye kadar kendi bildiği şekilde toprağı ele geçirecek…

bir ólöf arnalds şarkısı geliyor şimdi; surrender diyoruz…

Stream of cold
Breathing slowly
Tired feet
Press the ground

Gentle flow
Scent of growth that opens me
…”

“hareket halinde olmak içinde hep bir vaat taşır. hem istasyonlarda hem de müzikte.”

kuş evi, eva meijer

ve hatta aylar ayları kovaladı; ben sessiz ve akvaryum gibi bir odanın içinde, sözcüklerin peşinde gittikçe sessizleştim… içimde durmadan yüzeye çıkıp derin bir nefes alma arzusu olsa da “küçük kara bir balığın” peşinde kaya diplerine doğru yol almayı tercih ettim; sessizlik ve o ıssız mavi derinlik itiraf etmeliyim çok cazipti…

işin tuhaf tarafı “o derin sularda” dışarının bütün gürültüsü, karmaşası ve saçmalığı benimleydi; onu takip etmekten asla vazgeçemedim; evi temizlerken, bulaşıkları yıkarken, yemek hazırlarken ve makalelerin rutin işlerini yaparken kulağımda katastrofik bir gündem çınlayıp durdu ve durmaya devam ediyor…

***

hafifçe güzün ışığına kavuştuğumuz ilk eylül günlerinde; gelecek olan yağmurların, serin rüzgarların ve bulutların da yardımıyla bizi saran saçmalıklar evreninden bir nebze de olsa azade bir “hayatı” yeniden kurabilme hayaliyle uyanmaya başlamıştım aslında; yeniden buraya dönmek, yeniden kendi sözcüklerime ve yazı evrenime kavuşmak için üç ay bekledim…

bugün kasım’ın, en sevdiğim ayın son günü… eğer bugün de buraya gelmezsem hiç gelemeyecekmiş gibi bir duygu yaşadığım için buradayım! beni içine çeken gündemden, gittikçe ağırlaşan ekonomik koşullardan, belirsizlikten, gölgeleri ve karanlığı gittikçe daha fazla hissedilen zihinlerin baskısından arada bir kurtulmam gerekiyor; aksi durumda boğulacağım… hissediyorum…

***

burada paylaşmak istediğim çok şey oldu aslında; ötleğenler ve eva meijer ile tanışmam, yandaki inşaatın çukuru, bir düşüşüm anatomisi filmi, rüyalarım, zeytinlik hayallerimiz, ekmek mayam, kuşlarım ve daha pek çok şey…

belki bunlardan bazılarını tek tek yazarım bundan sonra…

son sözcüklerim, haftalar önce, mindmills‘in sevgili neslihan’ına verdiğim söz olsun, 19 haziran tarihli rüyam;

sevgili neslihan ve köğeği coffee ile bir dağın zirvesine doğru neredeyse koşarak çıkıyoruz… heidi’nin peter’le ve keçilerle koşuşturduğu gibi bir ortamda; muhtemelen onların sahnesini ödünç aldığım bir rüya bu. biz zirveye doğru koşarken, kalabalık bir kuş sürüsü de bizi takip ediyor; birbirinden çok farklı büyüklüklerde, rengarenk kuşlar… sanki o kuşlar da nils ve uçan kaz çizgi filminde hafızama kazınmış bir sahnenin geri gelmesi gibi… bütün bu rengarenk ve olağanüstü güzel atmosfere rağmen koştuğumuz dağın zirvesini kurşuni bulutlar kaplamış durumda… bulutlara bakıp geri kalan her şeyi unutuyorum bir anda…”

bütün vücudum terden sırılsıklam oluyor ve aniden bastıran bir yaz yağmurunun sesiyle uyanıyorum… 

***

spotify 2023 yılı melodilerimizi yayınladı… geçen yıla göre daha az müzik dinlemişim ve neredeyse tamamen çalışırken dinlediklerim damgasını vurmuş tüm yıla… “konu dinleme olduğunda karanlığın içine dalmayı seviyorsun. duygusal ve atmosferik müzikleri çoğu kişiden daha fazla dinliyorsun” diyerek vampir olduğumu söylüyor spotify 😉

işte 2023 yılında en çok dinlediğim melodi…

fotoğraf köyümüz sazlı’dan…

“acaba düşe düşe dünyanın tam içinden geçip öbür tarafına çıkar mıyım?”

– alice harikalar diyarında, lewis carroll

en son 7 şubat günü şöyle yazmışım;

kahramanmaraş merkezli korkunç bir deprem oldu dün. on il etkilendi. durum korkunç. aslında iki deprem oldu peşpeşe. insanlar perişan durumda. hava soğuk. yardım yetersiz…

ardından yaşananları biliyorsunuz zaten!

çoğumuz gelmekte olan o felaketin ve cinayetlerin tanığıydık ve bu tanıklıkta zanlıyı doğa olarak görmekten vazgeçemedik; oysa doğa kendi ritmi içinde, kendi dinamikleriyle varlığını sürdürüyordu ve biz tamamen doğaya ait olan varlığımızı “inkar ederek” suç ortaklığımızı derinleştiriyorduk. tasarlanmış bir suç ortaklığı değildi elbette bu; teslim alınmış hayatımızın, aklımızın ve irademizin bir sonucuydu!

sonrası malum; tüm tanıklar bu korkunç “cinayetin” maktullerine dönüştü!

canlarını verenler…

uzuvlarını kaybedenler…

çocuklarını, annelerini, babalarını, kardeşlerini, ailelerini, arkadaşlarını, dostlarını, çiçeklerini, kedilerini, köpeklerini, kuşlarını kaybedenler…

evlerini, eşyalarını kaybedenler…

anılarını, neşelerini, kahkahalarını, gülümsemelerini, umutlarını kaybedenler…

mahallelerini, sokaklarını, komşularını kaybedenler…

işlerini, dükkanlarını, tezgahlarını, hayvanlarını, tarlalarını, ahırlarını, seralarını kaybedenler…

ekran karşısında gördükleri karşısında nefes almaktan, yemek yemekten, uyumaktan, üşümekten, acıkmaktan, susamaktan, yıkanmaktan, temizlenmekten utananlar…

bir süre sonra bunu da unutacağız hissiyle nefesleri kesilenler…

ne zaman geleceği bilinmeyen ve fakat geleceğinden emin olunan yeni yıkımların altında kalacağından emin olanlar…

kirişlerin, duvarların, tavanların ve tabanların altında ezilme hissiyle uykularından uyananlar…

mutfak dolaplarını her açtığında bütün cam, porselen ve seramik eşyaların tuzla buz olduğu hissini yaşayanlar…

ve bütün bu olan biten karşısında hiç bir şey hissetmeyenler ve “inançlarına” sığınanlar…

sonuçlarının gerçekliği, şiddeti, vahşeti ve hissettirdiği veya hissettirmediği birbirinden çok farklı olsa da hepimiz bu cinayetin maktulleriyiz! yaşanan, ölümün farklı biçimleri

eğer böyle devam ederse, bir sonraki cinayete kadar bu maktul oluş bazılarımız için yeniden tanıklığa evrilecek ve hemen ardından yeni ölümlere

“… Sanki
bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi
‘Ölüp gidiyoruz işte!’ dedi,
kaldırmadan başını.
Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.

Bir rüzgâr dövüp duruyordu önündeki denizi
Arada bir başını kaldırıp baktığı.
“*

***

bu gece yine deprem sonrası sürekli gördüğüm ve içinden çıkamadığım sokakların, evlerin, toz ve ahşap kokan odaların, eski eşyaların olduğu rüyaların birindeydim; küf ve nem kokan, ışığın ele geçiremediği bir evde dokunmaya kıyamadığım rengarenk porselenlere, biblolara, porselen kandillere bakıyordum. her şey bir anda dağılacak ve ev yıkılacakmış gibi hissettiğim bir anda yanımdan sessizce ananem, ali amca ve muazzez hala geçti; gözlerinin temasını hissedemedim ama ali amca’nın elini omzumda hissettim; birden içinde olduğum evin, burdur yenci mahallede halamın oturduğu ev olduğunu anladım. sonrasında bir sandık odasındaydım. deri kılıfı olan küçük siyah bir radyoda, patti smith white rabbit‘i söylüyordu. ortada radyo falan yoktu aslında ama ben müziğin nereden geldiğini biliyordum. pek çok rüyamda bu radyo yeniden yeniden karşıma çıkıyordu çünkü… ceviz bir sandığın üzerinde ütülenmiş ve katlanmış bembeyaz çarşaflar ve yastık kılıfları vardı. odanın köşesinde duran küçük ceviz konsolun en üst çekmecesi açıktı; parlak kağıtlara, paketlere sarılı şekerlemeler, ezmeler ve lokumlarla dolu olan bu çekmeceden üzerinde kırmızı şeritler olan krem rengi bir paketi alıp açtım; küçük bir ısırıktan sonra ağzımda badem ezmesi dağıldı, tadını alamadan uyandım. yine ağzım sımsıkı kapalı ve dişlerim sıkılmış haldeydi… son iki aydır bunu çok sık yaşıyorum…

kendimi rüyalara kaçıyor gibi hissediyorum ama geride kalan her şeyi de kaçarken peşimden sürüklüyorum…

***

son söz olarak yukarıdaki fotoğraftan söz edeceğim. karşıma çıkan yüzlerce görüntü sonrasında aklımdan çıkaramadıklarımdan birisi bu. kaynağı medyascope’da yayımlanan bir sevilay çelenk yazısı. yazıdan küçük bir alıntı bırakıyorum;

… Video aktivisti ve belgeselci Kazım Kızıl’ın çektiği fotoğraf gibi. Kazım Kızıl “doğrulanmış” notunu düşerek şu paylaşımı yapmış; “Ailesi ve depremden sağ kurtulan tavşanı Zeytin ile çadırda kalan Sultan Abla ‘Alice Harikalar Diyarında’ kitabını okurken…” Fotoğraf olağanüstü etkileyici. Sanki koca ülke, bir tavşan deliğinden geçerek kurtulmak istiyor. Yaşananların hakikat olmadığını nihayet anlayacağı düşsel bir ferahlığa uyanmak istiyor. Fotoğrafta bunu görüyorsun. Herkes ama bilhassa kadınlar ve çocuklar müthiş güç koşullarla boğuşuyor çünkü. Sadece o ferahlık, o basit ferahlık bile yorgun, acılı ve öfkeli insanlara şimdi harikalar diyarı…

ve elbette patti smith‘den

white rabbit‘i dinliyoruz.

*ilhan berk, günlük işlerdenmiş gibi ölüm.

1 8 9 10 11 12 49