bir radyo z dinleyeni için kalktı. çok ama çok üzgünüm…

sevgili güneş bana ilk kez 27 haziran 2008’de şöyle seslenmişti:

Selam z., Ben şu an Atiye’nin evinde nekahat dönemini müthiş bir şımarıklıkla yaşayan Güneş’im. Burada radyonuzla tanıştım, çok sevdim. Bir şımarıklık da size yapıp çok eskilerden bir şarkı istiyorum. Uzun süren çabalarıma rağmen ulaşamadığım bir şarkıyı, Hümeyra’nin ‘Adım Kadın’ parçasını bulup yayınlarsanız beni çok mutlu edersiniz. Kolay gelsin, sevgiler, Güneş

 

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/humeyra.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

 

bu seslenişle güneş, benim bildiğim otuzuncu dinleyenim olmuştu. onun hollanda’da ‘multi-kulti’ bir radyoda yapımcı olduğunu öğrendiğimde elim ayağıma dolaşmış, heyecanlanmıştım; malum kendi kendimi sağaltmak için başlattığım bir oyundu radyo z.

sonrasında o yaz hollanda’da canım sevim’in evinde ailecek tatil yaptığımızda bir akşam atiye’nin evinde şahane bir akşam yemeği yemiş güneş’le tanışmıştım. ertesi gün sabah yaptığım yayında şöyle yazmışım:

asma yaprağında sardalyeyi hollanda’da hayal edebiliyor musunuz? bu hayal dün gece burada, üç şişe latin şarabı (arjantin, şili, ispanya) eşliğinde gerçekleşti… sevgili atiye, sevim’in dediği gibi hakikaten bir mutfak cini… 

evet dün geceyi, atiye’nin bahçesindeki asmanın altında harika bir yemek yiyerek geçirdik… gecenin bir diğer güzelliği de sevgili güneş’le tanışmam oldu; hani şu radyoya kayıtlı dinleyici olarak katılarak benim elimi ayağıma dolaştıran amsterdamlı profesyonel radyocu… neyse ki sınavı şimdilik geçmişim 😉

bu sabah yayını iki harika kadın, atiye ve güneş,  için

caetano velosa‘dan cucurrucu paloma‘yı

onlar için dinliyoruz.

[audioplayer file=”https://radyoz.info/wp-content/uploads/2017/08/Cucurrucucú-Paloma-Performed-By-Caetano-Veloso..mp3″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

 

bir zamanlar radyoda bir oyun oynamıştık. ben küçük dinleyici grubuma “bir ıssız adaya gidecek olsanız yanınıza alacağınız bir kitap, bir albüm ve bir keyif nesnesi ne olur” diye sormuştum. oyun fikri,  zamanında BBC Radio 4’de yayınlanan “Desert Island Discs”  adlı programındandı. doğrusu şahane bir müzik seçkisi oluşmuştu ve eşimin desteğiyle kapakta herkesin kendi keyif nesnesinin fotoğrafının olduğu ve bütün albümleri içeren birer cd hazırlayarak hediye etmiştim dinleyenlerime. güneş bir türlü tercih yapmamıştı bunun için ve ona bir radyo yayınında şöyle yazmıştım:

ama bir dakika, şimdi aklıma geldi. güneşcim, sen şu sürrealist fıkralı harika schiedam akşamında keyif nesneni söylemiştin değil mi? “cebinde isviçre çakısı olan ve en önemlisi dansedebilen bir adam ;-)”

***

güneş radyoyu hep takip etti, pek çok istek şarkısı oldu, babamın her ölüm yıl dönümde yasımı paylaştı  ve yanımdaki varlığını hep hissettirdi….

yukarıdaki bu metinler radyo z’nin hacklenen sitesinden kurtarabildiğimiz kısımlardan. sitenin hacklendiği haberini verdiğimde de bana yazdığı mesaj şöyleydi:

““… her anlamda bir yaprak dökümü yaşadığımız şu günlerde yokluğunu hissediyordum. iflah olmaz bir iyimser olduğumdan vedalaşmıyor, yeni radyo yayınlarında buluşmak dileğiyle sevgilerimi gönderiyorum…

***

en büyük pişmanlığım gün yüzüyle seni bir kez daha görememiş olmam güneş ve seninle vedalaşmak istemiyorum… müzikle hep “yanında olacağım“…

ve senin ıssız adan için seçtiğim melodiyi tekrar çalacağım.

muammer ketencoğlu akordeon ve vokalde, sumru ağıryürüyen vokalde, tugay başar pan flütte ve özgür salıcı kontrbasta…

ayda mori albümünden bir transilvanya şarkısı bu

saraka inima me

diyoruz.

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/gunes.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

 

zavallı kalbim benim

işte yine sızlıyor

hay hay kalbim hay

beni derinden yaralıyorsun

zavallı kalbim benim

bu acıyla doktorlara gittim

doktorlar kederime, tasama

bir çare bulamadı.

ancak dostlarım ve kemanımın sesi

hafifletiyor biraz kalbimin sızısını.

 

beni çok gerdi; bu kadar konuşulup maske bulunamıyor olması bir yana aslında kullanılma biçimini düşündüğümüzde hiç bir işe yaramayacağı, hatta daha kötü olabileceği gerçeği var. üstelik her gün serviste ve iş yerinde ofis dışına çıktığımda kullanmak zorundayım. boğulma hissi yaşıyorum sürekli; berbat bir şey!

diğer yanda sürekli maskeli insanlarla karşılaşmak garip bir şey. ne yaşadığımızın, neyle karşı karşı karşıya olduğumuzun sembolüne dönüştü benim için ve üstelik bu sembolle dünyayı ve okyanusları  kirletmeye de devam ediyoruz. haberin ayrıntıları için şuradan lütfen. fotoğrafımız bu haberden…

konuşurken ellerin yüze gitmesi meselesi var tabii bir de. ben yüzüne çok dokunanlardan birisi olarak bayağı zorlanıyorum.  dün akşam eve dönerken izlediğim bir canlı söyleşide konuşmacılardan birisi sürekli sakallarıyla oynuyor ve elini yüzüne götürüyordu. twitter’dan “ellerinizi yüzünüzde çekin” diye mesaj atmak geldi içimden (:

bu noktada bunaltan sosyal izolasyon ve hijyen meselesine gelsin diyerek lila downs‘dan şahane bir şarkı dinleyelim.

I envy the wind, rüzgara imreniyorum diyoruz.

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/15.-I-Envy-The-Wind.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

I envy the wind
That whispers in your ear
That howls through the winter
That freezes your fingers
That moves through your hair
And cracks your lips
That chills you to the bone
I envy the wind

***

ve sonra dün birikim dergisinde yayınlanan “insan ruhunun sığamayacağı kadar küçük” başlıklı aksu bora yazısından bir alıntı bırakayım buraya:

“…

Korona sonrası”na dair bütün öngörüler, insanların önemli bir kısmının hayatını kazanamaz hale geleceğini söylüyor. Ekonomik daralma ve işsizlik. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sık sık dile getirildiği gibi, sömürülmek bile bir ayrıcalık halini alacak yani. Kapitalizmin ne işgücü ordusuna ne de yedek işgücü ordusuna ihtiyacı kalacak. Dolayısıyla, çalışmanın reddi, iş saatlerinin kısaltılması talebi, çok eskilerde kalmış, bulanık bir anıya dönüşecek. Dönüştü bile. Home ofis denen çalışma düzeninin nasıl bir “ev kadınlığı” haline geldiğini, mesai kavramının çalışan aleyhine ortadan kalktığını hızla gördük. Uzun çalışma saatlerinden yakınan işçiler bir anda kendilerini işsiz (ya da ücretsiz izinde) buluyorlar. Neyi reddediyorsun yani!

Bunun ideolojik altyapısı Korona’dan önce çoktan hazırlanmıştı. “İşe yaramazlar”ın yedek işgücü ordusu falan değil, düpedüz çöp oldukları, vazgeçilebilirlikleri… Yaşlıların gözden çıkarılabileceğine dair bütün o imalar, “sürü bağışıklığı” lafları falan bu altyapı üzerine pek güzel oturmadı mı? İşe yaramazlar ordusu. Toplumun sırtına yük, refah hırsızları.

Bir yandan da uzun zamandır farkındayız, insan nüfusu, hayatını kazanmak için böyle didinip durmak zorunda değil. Başta tarım sektöründekiler olmak üzere, üretim teknolojilerindeki gelişme, bizi daha az çalışarak yaşayabilecek hale getirdi. Hektarlarca alana mısır ekmek, plastik benzeri tavuklar yetiştirmek, toprağı ekilemez hale getirecek zehirlerle zorlamak, dünyanın bir ucunda üretilenleri öbür ucuna taşımak türünden işlere kalkışmadığımızda, herkesi doyurabiliriz. Dünyanın bir ucunda sefil koşullarda üretilen tekstil ürünlerinden dağlar yaratmaktan vazgeçtiğimizde, herkesi giydirebiliriz.

…”

 

bugün birden fazla yayın yapıyorum.

önce, sabah olduğu gibi, içinde yaşadığımız sürece dair bir analizden alıntı yapacağım ve sonra şarkılarımızı çalacağım.

bir tarım uzmanı olan ve biyoloji alanında da doktorası bulunan çöküşbilimci (kollapsolog) pablo servigne’le, le monde için yapılan söyleşi, haldun bayrı tarafından çevrilerek medyascop’da yayınlanmış. tamamına şurada ulaşabilirsiniz.

pablo servigne göre yaşadığımız salgın, “toplumlarımızın son derece dayanıksız” olduğunu gösteren bir “genel kalp krizi”. “Covid-19 pandemisi uygarlığımızın önündeki çöküşü haber veren bir gösterge mi teşkil ediyor?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

Daha da vahim çöküşleri haber veren bir gösterge bu. Pandemi, toplumlarımızın son derece dayanıksız, aralarında da o kadar bağlantılı, birbirine bağımlı ve istikrarsız olduklarını gösteriyor.

Aynı zamanda, sersemlikleri ve cânilikleriyle üretkenliği sekteye uğratarak sağlık hizmetlerini dağıtmış ya da yeterince maske stoku öngörmemiş olan neo-liberal politikaların kamu yararına çalışmadıklarını da gösteriyor.

Ama bu bir çöküş yaşadığımız anlamına mı gelir? Geleceğin arkeologlarının soracağı bir soru bu. Bana bâriz görünen, genel bir kalp krizi geçirmekte olduğumuz. Ne kadar beklersek dokular da o kadar ölüyor ve önceki gibi devam etmek güçleşiyor.

Asıl bu krizin bir tek sağlıkla ilgili olduğunu zannetmek faka basmak olur. Gerçekte, sağlığın dışında –ekonomik, ekolojik, mâlî– sebepleri ve sonuçları var. Küresel ve sistemsel bir kriz bu. Bu kadar hızlı ve zorlu bir darbeye hiç hazır değildik; öncelikle hiç bu biçim altında vuku bulmamış olduğu için, ama aynı zamanda, yıllardan beridir bilimin uyarılarına rağmen insanlar buna inanmak istemediği için de.

***

şarkılarımız ise uzun bir süredir sessizliğini koruyan manu chao‘dan.  son iki haftadır youtube kanalında coronorictus smily killer başlığı altında şarkılar yayınlıyor. şimdi o listeden iki şarkı dinliyoruz.

önce siberie fleuve amour

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/manu-chao-siberie-fleuve-amour-coronarictus-smily-killer-sessions-num-5.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

ve hemen ardından te echo de menos

geliyor.

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/manu-chao-te-echo-de-menos-coronarictus-smily-killer-sessions-num-3.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

olaylı sokağa çıkma yasağının ardından yeni bir haftaya başladık. sabah gelirken serviste hafta sonu dinlediğim bir medyascop yayınını tekrar dinledim. artık covid19‘a dair okuma ve izleme etkinliklerim olayın sağlık boyutundan daha çok yarattığı ve yaratacağı değişime dair analizler üzerine.

bu yayın ruşen çakır’ın,  ABD philadelphia’da yaşayan gazeteci zeynep atikkan ile demokrasi ve özgürlüklerin geleceği üzerine yaptığı bir söyleşi. pek çok önemli şeyin konuşulduğu bu yayında zeynep atikkan zoom elitlerinden söz ediyor; buraya küçük bir alıntı bırakıyorum.

… Bu bağlamda aşırı sağın güçleneceğini sanıyorum, ama onu bir kenara bırakalım. Gördüğüm kadarıyla şöyle bir olay var: Çok revaçta olan “Bundan sonra ne olacak?” sorusu var, biliyorsun. İnsanlar evlerinde oturuyor, ama en çok da bu soruyu soruyorlar. Bence, bugün bu sorunun belirgin bir yanıtı var: Hayat daha da dijitalleşecek — ki dijitalleşti. Dijitalleşirken de eğitimde, sağlıkta, iş dünyasında evde kalanların bir ayrıcalığı var. Ben bunlara “Zoom elitleri” diyorum; Zoom programı ile bağlanıp, işlerini ve aile ilişkilerini sürdürüyorlar. Fakat bu herkes için aynı değil. Mesela bazı okullar, özellikle de özel okullar, eğitimlerini internete taşımış durumdalar. Fakat dün Michigan’dan bir arkadaşım bahsediyordu; öğrencilerin yüzde 40’ının internet erişimi olmadığı için, internetten yapılan eğitime erişemiyorlar. Amerika’dan bahsediyorum, dikkatiniz çekerim. Gördüğüm kadarıyla bu olay yeni bir sınıfsallık yaratmış durumda. Her şey bitip hayat normale döndüğünde, Korona döneminin elitleriyle, diğerleri arasında bir uçurum yaratacak ve bu, ciddi bir demokrasi sorunu olarak, demokrasilerde gündeme gelecek….

***

müziğimiz benim sabah yürüyüş melodilerimden birisi olsun ve fotoğraftan sabahtan tabii…

nouvelle vague söylüyor

a forest

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/09-A-Forest.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

 

evden çıkıp işe gidiyorsanız yaşanılan his biraz arafta kalmak gibi sanırım. olan bitenle bağınız biraz kopuyor ama diğer yanda her şey normalmiş gibi de yaşayamıyorsunuz. içinde olduğum ruh halini tanımlamak çok kolay değil. sanırım evde olduğum dönemde yazdığım gibi rahat bir şekilde buraya yazamama nedenim de bu. hem ben her şeye çok yabancılaştım hem de her şey çığırından çıktı sanki…

kimsenin takip edemeyeceği bir sürü teknik detayın yanında, aynı konuda bambaşka yorumlar havada uçuşurken akşam vakti geldiğinde o günün ve son durumun sayısal verilerine bakarak neredeyse bir “başarı hikayesi” yorumu yapan “yandaş” doktorları izleyebiliyoruz. ama diğer yanda bu sayıların doğru olmadığını iddia eden tabipler odası, doğru bilgiyi vermeye çalışan ahlak ve vicdan sahibi uzmanlar  ve bir çatışmanın ortasına düşmüş veya yok sayılan muhalefet partileri de var…

bu işten bir başarı hikayesi çıkar mı bilmem ama eşi benzeri olmayan bir çatışma hikayesi yazdığımız muhakkak!

neyse şimdi burada susacağım ve çok ama çok sevdiğim renée fleming ve evgeny kissin‘in birlikte seslendirdikleri

ave maria‘yı çalacağım.

bu melodiyi sağlık, güvenlik ve umut dileyerek prag ve virginia’dan telefonlarıyla kaydetmişler.  youtube videosunu izlemek isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz.

bu bahar sezonunda konser ve resitalleri iptal edilen müzisyenler ve sahne sanatçılar için de destek isteyerek;

Lütfen iyi olun, güvende olun ve bağış yapamıyorsanız müziği çalmaya devam edin – çünkü bu da yardımcı olur.” diyorlar.

[audioplayer file=” https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/renee-fleming-and-evgeny-kissin-ave-maria.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

fotoğraf sevgili haluk’un…

dün ofise döndüm. iki gündür gebze’ye zor ulaşıyoruz ama bizim  servisin sürücüsünün telefon görüşmeleri ve hızlı manevraları  sayesinde sanırım diğerlerine göre daha erken geliyoruz. kocaman otobüste sadece 7 kişiyiz.

maske takmak zor; bende boğulma hissi yaratıyor  ama itiraf edeyim evden çıkmak iyi geldi. sabahları giyinip hafif bir makyaj yapmanın benim üzerindeki etkisinin bu kadar büyük olduğunun farkında değildim…

bahar neredeyse tamamen gelmiş ve her şeye hakim olmuş. bugün sabah kampüste yaptığım yürüyüş, şiddetli rüzgara rağmen şahaneydi. ben howard dinleyerek yürüdüm ve biraz arap sümbülü topladım.

şu anda bunları yazarken yapay zeka kullanılarak oluşturulan korona virüsü melodisini dinliyorum. haberin ayrıntısı için şuraya bakabilirsiniz. melodi içinse link şöyle;

Viral Counterpoint of the Coronavirus Spike Protein (2019-nCoV)

ama şimdi evdeyseniz kulaklığı takın ve sesi açın; içinizde suyu ve taze havayı hissedeceksiniz.

oats in the water

diyoruz.

[audioplayer file=”https://radyoz.info/wp-content/uploads/2016/09/Ben-Howard-Oats-In-The-Water.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

yarın işe başlıyorum… gebze’de çalıştığım için az önce telefonuma ikametgah belgesi indirdim. her defasında ne tuhaf günlerden geçiyoruz diyorum; her defasında yeniden şaşırarak…

dünden bu yana evle uğraştım: temizlik, birazcık ütü ve yıkanan çamaşırların kaldırılması, buzdolabının temizlenmesi gibi işler epey zamanımı aldı. bir de takip ettiğim dizilerin son çıkan bölümlerini izlendim ve yine pek bir şey okumadım…

bugün de ailecek çok sevdiğimiz ve mutfağımıza çok yeni giren bir yemek yaptım. kore’nin sokak yemeklerinden; lahana mücveri ile yapılan bir tür tost. merak ederseniz şuradan buyrun lütfen…

***

iki haftalık bu süreci neden evdeyimi pek de sorgulamadan ve biraz kendimi dinleyerek geçirdim. olabildiğince sakinliğimi korumaya çalıştım, olan biteni takip ettim, anlamaya çalıştım; bunun üzerine yazmamaya ve söz söylememeye gayret ettim. bir bilgi bombardımanı altında oradan oraya savruluyoruz ve deli saçması bir siyasi kavgaya tanıklık ediyoruz, yeniden ve yeniden…

bütün bu deliliğin süreceği daha önümüzde çok da gün var gibi görünüyor. işe başlayacak olmam çocukların keyfini kaçırdı;  evdeki sakin ve huzurlu varlığıma alıştılar sanırım. işin aslı bu halime ben de alıştım. kendimi işte hiç hayal edemiyorum şu an; bitsin bu delilik ve nasıl devam edeceğime karar vereyim diyorum…

ve elbette tam da bu noktada cihan mürtezaoğlu şarkısını söylemeye başlıyor.

[audioplayer file=”https://radyoz.info/wp-content/uploads/2019/05/delilik.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

yukarıdaki resim çok sevdiğim danimarkalı ressam vilhelm hammershøi‘e ait. aslında onun boş odalarını ve kitap okuyan, sandalyede oturan, sırtı dönük pencereden bakan kadınların olduğu resimlerini severim. ama bu resmi tam da şu an olduğumuz duruma benziyor. salonda yemek masasındayız; ben bunları yazıyorum, a. maket yapıyor ve t. arkadaşlarıyla yaptıkları ödevle ilgili yazışıyor, a. ara ara yanımıza geliyor ve sonra odasına dönüyor.  dışarıda hava kapalı, kargalar karşıdaki ağacın üzerindeler ve rüzgar esiyor. loş salonda sakin bir pazar günü geçiriyoruz ve haftayı bitiriyoruz…

alışmaya başlamıştım ki patron işe çağırdı; pazartesi gününden itibaren çalışmaya başlıyorum…

evde de bu durum biraz hayal kırıklığı yarattı elbette hem bu olağanüstü koşullarda her gün 50 km yolu gidip gelecek olmamdan hem de gün içindeki oda servisi ve lokanta hizmetinin sona ereceğinden dolayı 😉

benim de canım sıkıldı ama bir yandan  bahara kavuşacakmışım gibi hissediyorum…

iki gündür yazmıyorum, içimden gelmedi. genel olarak boşlukta ve belirsizlikte çok verimli olabilen bir insan değilim zaten. bir yoğunluk varsa daha iyi organize olup daha rahat çalışabildiğim ve hayatın diğer yükümlülüklerini de daha iyi planladığım söylenebilir. tuhaf ama durumum bu…

iki haftadır evdeyim ve tek bir kitap bitirmedim. yıllardır ağırlıklı olarak işe gidip gelirken yolda kitap okuyorum: ankara yıllarında önce eryaman – odtü, ardından eryaman – kavaklıdere hattında, istanbul’a taşınınca da 20 yıldır idealtepe – gebze hattında. emekli olunca da toplu taşımayla şehri gezerken kitap okuyacağım derim bazen… (15.20)

***

yukarıdaki yazdıklarımdan sonra kalktım bir ekmek hamuru yapıp mayalanması için kenara koydum. #covid19 günlerindeki ikinci ekmeğim olacak bu. sosyal medyadaki “ekmek yapma hareketi”ne tepkisiz kalamadım doğrusu…

ev sessiz. çocuklar odalarındalar, a. iki gün evde çalıştıktan sonra ofisine gitti.  sabahtan beri kapalı olan hava açtı; üzerime güneş vuruyor. frida‘nın film müziklerini dinliyorum ve şu an çalan parça ise burn it blue…

[audioplayer file=”https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/04/24-Burn-it-Blue.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

 

bugün onüçüncü gün. işi değil ama çalıştığım kampüsteki ormanı, söğüt ağacının altında oturup kitap okumayı, kızılgerdan kuşlarının sesini, geyikleri ve alakargaları görme ihtimalini özledim. tuhaf bir şekilde sabahın erken saatlerinde kulağımda müzik çalarken sokağa çıkmayı ve  yüzüme soğuk havanın çarpmasını da.

baharın ağır ağır hayatımıza girişini de gözlemlemeyi hep çok sevdim; bu yıl bunu da ıskalamış olduk…

günler çok verimli geçmiyor; en azından hayal ettiğim kadar. boyamayı planladığım dolaba henüz hiç başlamadım… hiç kitap okuyamıyorum… çok fazla şey de izlemiyorum ama bu daha çok benim tercihim. dizilerin evrenine sıkışmak istemiyorum bu günlerde; oraya girince çıkamayabiliyorum çünkü…

#covid19 günleri tüm saçmalığıyla devam ediyor;  zemini yine kaydırdılar: siyasiler, ana akım medya ve ekran sever akademisyenler (elbette bilim insanı demiyorum!)… daha az televizyon izleyip, bağımsızlığını koruyarak habercilik yapmaya çalışan internet ortamındaki kanalları ve siteleri takip ediyorum…

tai chi ve qigong egzersizlerime devam ediyorum elbette ve bugün ilk kez online bir derse katıldım. keyifliydi. bir haftadır kendi kendime yaptığım çalışmalar iyi bir başlangıç olmuş; nefesimi kontrol etmeyi ve bedenime odaklanmayı öğrenmişim.  dersin sonunda rahatlama egzersizlerini yaparken pencerenin önüne birbirine kur yapan iki kumru geldi. kapanışı onların kuğurtuları ve kanat çırpışlarının sesiyle yaptım; büyülüydü…

***

tv’de, internet sitelerinde bazı sözüne inandığım, güvendiğim sosyal bilimcilerin bu yaşadığımız dönemin sonuçlarının olumlu olacağına dair yorumlarını izlediğimde, okuduğumda bir şaşkınlık yaşıyorum; bu olan bitenin evrileceği şeyin daha aydınlık bir dünya olması fikri bana yabancı şu an. bir zihinsel dönüşümün, bir paradigma değişiminin eşiği olacağı muhakkak bunların ama şu an da ortaya çıkan gerilimin yaratacağı şey bana daha çok yıkım olacakmış gibi geliyor. bugün gündüz evde sinirler gerildi, sesler yükseldi. çocukların üzerinde günlük rutinlerinin bozulmasının ve bu olan bitenin gerginliği var ve her geçen gün biraz daha artıyor bu. yaza nasıl çıkacağız bilmiyorum!

öğleden sonra bir süre yatak odasına ve içime çekildim. şiir okudum, rüzgarda savrulan mavi çamın dallarını izledim ve uyudum. uyandığımdan beri aklımda sevgili cem’in dizeleri* dönüp duruyor:

Mutsuzluk burası mutluluk orası hep.

Mutsuzluk evimiz, mutluluğa misafiriz

diken üstündeyiz.

Akmaz gibi akan zaman titrek zaman. Burası.

*b. Gurbet (sessizlik korkusu, cem uzungüneş)

***

ve uzun bir aradan sonra tanju duru melodileri dinledim bugün. onlardan biri geliyor şimdi

raylar boyunca

diyor sumru ağıryürüyen.

[audioplayer file=”https://radyoz.info/wp-content/uploads/2020/03/08.-raylar-boyunca.mp3″ bg=”b6b4b2″ leftbg=”b6b4b2″ lefticon=”c8c5c5″ track=”ffffff” tracker=”f2b5b5″ text=”000000″ righticon=”ffffff” width=”300″ rightbg=”7b7b7b” volslider=”ffffff” skip=”ffffff”]

imaj: hiromu kira, the thinker, 1930

1 21 22 23 24 25 49