5
Mar

babamı kaybedeli bugün tam 15 yıl oldu…

ve ben 2007’den beri her beş mart günü babamı radyo z’de müzikle andım, küçük anekdotlar anlattım ve hemen her yıl dönümünde akşamları klasik türk müziği dinleyip ali’yle rakı içtim; ruhuna değsin diye… bugün de bu ritüeli bozmayacağız elbette…

şu sıralar bir dizi izliyorum; adı this is us. bir ailenin ve ailenin tüm üyelerinin  farklı dönemlerini kronolojik olarak değil olayların akışına ve gelişmelere bağlı olarak, ileriye, geriye sararak izliyorsunuz. bazen bir sonda, her şeyin en başına gittiğiniz oluyor, bazen de bir başlangıcın aslında nasıl da geçmişle doğrudan bir bağı olduğunu fark ediyorsunuz. aile olmak tuhaf bir şey; bir ağla sarmalanmış gibi bir bağ bu. kendinizi çocuğunuzun karşısında, annenizin nefret ettiği haliyle bulduğunuz gibi, karşınızda çocuğunuzun babanız gibi baktığına da tanık oluyorsunuz; bütün bunlar kendiliğinden ve hiç planlamadan oluyor üstelik… önce kaybolup sonra bir anda kendinizi aşina olduğunuz bir yerde bulmak gibi…

babamla son günlerinde hastanede yaptığımız bir kaç konuşma vardır; gerçek anlamda yaptığımız konuşmalar sadece onlardır diye düşünürüm hep. ne yazık ki ne anne ve babalar ne de çocuklar tam olarak birbirlerine açılmıyor bu hayatta; sözcüklerin üzerinde hep gri bir örtü bırakılıyor. o konuşmalardan birinde “çok değiştim z. kendimi tanıyamıyorum” demişti bana. ne demek istediğini yıllardır anladığımı sanıyordum. ama sanırım daha yeni anlamaya başladım.  çünkü geçmişi tuhaf bir şekilde arkamızda bırakırken hem unutuyoruz hem de evriliyoruz; hem içsel hem de dışsal nedenlerle…

bu yıl için de bu kadar yeter diyerek aşağıya daha önce radyo z’ye yazdığım iki 5 mart yazısını da bırakıyorum

***

ve baba, müzik olarak da bir değişiklik yapıp sana şevval sam çalıyorum… kızacaksın belki ama güzel söylüyor be bu kadın 😉

sen hep beni mazideki halimle tanırsın

diyoruz.

***

5 mart 2010

size 3 yıldır babamdan sözediyorum ve her 5 mart günü onun için çalıyorum ama bazılarınız onu hiç tanımıyorsunuz… hadi bu sefer, erdoğan koç kimdi biraz onu anlatayım… istanbul’a tapardı; yukarıdaki fotoğraf onun son istanbul seyahatinden. ali yüksek lisans tezini ona adadı ve teze “istanbul rüya gibi bir şehir diyen babam için” notunu düştü… kadere söylenen şarkıları severdi ve kolay ağlardı… rakısını bir mevsim meyvesi ile akşam üzeri içerdi… annemle harika dans eder; kafası iyi olunca iyi göbek atardı.. hayatı deli gibi severken; son 10 yılını onu kaybetme korkusuyla yaşadı… bu dönemde annemden gizli gizli sigara içerdi… öfkeliydi… hele suç kendisindeyse bağırarak üste çıkmaya bayılırdı… harika voleybol oynar, gençlerle olmaya bayılırdı… fena halde fenerbahçeliydi. hayatı boyunca anlaşılamadığını düşündü galiba; ve ben şimdi onun haklı olduğunu düşünüyorum… arılardan ve yılanlardan çok korkardı… anılarını büyük bir keyifle anlatırdı; ve ben defalarca dinlediğim o anıları her defasında zevkle dinlerdim… “baba” olmayı bilmezdi; belki babasız büyümüşlüğünden… onu iyi baba yapan da buydu zaten… ve hiç mükemmel değildi, öyle bir derdi de yoktu… onu “mükemmel” yapan da buydu… evet ruhuna değsin diye ve babamız için bugün müzeyyen senar söylüyor her sabah her seher…

 

10 mart 2012

bu sabah mahallenin esnafıyla muzaffer bey’in pastanesinde kahvaltı ettim. pastaneci, bostan sahibi, nakliyeci ve liseye giden kızı, emlakçı. masaya kitabımı bıraktığımda muzaffer bey “abla hep okur” dedi ardından “her zamankinden mi abla?” dedi. “evet ama çay büyük olsun” dedim…bostan sahibi “ne okuyorsunuz?” diye sordu. “tirza, hollandalı bir yazarın kitabı” dedim, sustum; geriye söyleyecek bir şey yoktu. hollanda’nın orta sınıf insanlarının romanı ve bunalımları. bundan önce de amerikan orta sınıfının bunalımlarını anlatan bir roman okumuştum desem enteresan olabilirdi. ordan çıkıp, nakliyeci, “bizim bunalımlarımızı kim anlatacak peki” diye devam etse şahane olurdu mesela… aklımdan bunlar geçerken, durdum ve “bugün babamın ölüm yıl dönümü, 10 yıl oldu” dedim. herkes şaşırmış “allah rahmet eylesin” dedi. ne niyetle bunu söyledim bilmiyorum, hayır duası almak için değil elbette… içim acıyordu, babamı özlemiştim, yataktan kalktığımdan beri bu özlemi aklımdan atamıyordum ve paylaştım; öylesine, uluorta…

sonra bütün gün işte huzursuz ve keyifsizdim. kimseye babamdan söz etmedim ve her zamankinden farklı olarak akşam olsun babam için rakı içip klasik türk müziği dinleyeyim diyemedim. rakının fikri bile içimi acıttı… bizim the delikanlı, yatmadan hemen önce gelip “bugün dedemin ölüm yıl dönümü değil mi?” dedi. boğazımda kocaman bir düğüm “evet” dedim. sonra onu babam gibi öptüm… şimdi çocuklar uyuyor. ben ortaya karışık bir şekilde müzik arşivimi dinliyorum ve votka tonik içiyorum… huzur içinde yat baba…

zeki müren senin için yıldızların altında diyor.”

Leave a Reply

12 − = 9

Skip to toolbar