2
Feb

kıymetlim olan bir müzisyeni kaybettiğimizde…

günlerce onu dinlerim…bir yazarı kaybettiğimizde ise tahmin edersiniz onun metinlerine, söyleşilerine geri dönerim; bir tür veda etme biçimi bu benim için, bir tür “dua“…

şu sıralar da ursula ile vedalaşıyorum… fotoğraflarına bakıyorum ve söyleşilerini okuyorum.

yıllar önce, karanlığın sol eli gibi bir kitap yazıp, bütün bildiğimiz ve bize dayatılan cinsel kimlik anlayışını kökünden değiştiren bir kitap yazan ursula le guin’in pek çok önemli ana karakterinin neden erkek olduğu sorusu zihnimi çok meşgul etmişti. hatta bununla ilgili olarak da sevgili çağla newsweek türkiye için yaptığı bir ursula söyleşinde bunu sorup böyle olmadığına dair bir yanıt da almıştı.

ama son iki gündür okuduğum söyleşilerde ursula’nın bu konuda yıllar içinde bambaşka yanıtlar verdiğini fark ettim. en iyisi doğrudan alıntılar ile bunu anlatayım:

ursula le guin 51 yaşında… stanford üniversitesi ingilizce profesörü anne mellor ile  6 Kasım 1980’de seyircilere açık olarak yapılan bir söyleşide, “le guin romanlarında başlıca kahramanlar genellikle kadın değil, erkektir. le guin’e eril karakterler üzerinden mi düşündüğü, yoksa onları ironik olarak mı kullandığı” soruluyor. buna yanıtı şöyle:

… Yine bilmiyorum; bu da üzerinde epey düşündüğüm konulardan biri. Başlıca kitaplarımdan bir kaçını kadın hareketinden önce yazdım. Kadın hareketi 1960’ların sonlarında ve 1970’lerde devam ederken kanıksamış olduğum her şeyi, kendimle ilgili, yazdıklarımla ilgili her şeyi sorgulamak durumunda kaldım. Çok tatmin edici cevaplar bulamadım. Bir açıdan, erkekleri kullanmamın yaratık gezegenlerinde yaratıkları kullanmamla aynı sebebe dayandığını biliyorum- mesafe koymayı severim. Mesafeye oturtulmuş bir kahraman üzerinden yazmak isteyen kaçamak bir tarafı olduğu aşikar. Dişi kahraman üzerinden kitaplar yazdığımda, kitap hakkında tamamen farklı şeyler hissediyorum. Kitapla ilgili ilginç bir kırılganlık ve emin olamama hali yaşıyorum hep. Başka bir ifadeyle, bir kadın olarak yazarsam daha kırılgan oluyorum ve bir sürü savunma çıkıyor ortaya. Belki de bir kadın olarak yazabilmeye çalışıyorumdur, kim bilir? Gerçekten bilmiyorum

 

“Hepimizin aklında takımadalar var” başlığı ile virgül dergisinin mart 2004 sayısında yayınlanan bir söyleşi var. söyleşi doğrudan ursula’nın web sayfasından alınmış ve türkçeye kazandırılmış. aslında tek bir söyleşi değil bu farklı zamanlara sorulan sorulara verilen yanıtlardan oluşuyor. buradaki sorulardan birisi ve yanıtı şöyle:

– “En Uzak Sahil’de Çevik Atmaca’nın maceralarla dolu bir hayatı vardı; Tehanu’da ise hayatı belalarla doluydu. İki kitap arasında on sekiz yıla yakın bir süre geçtiğinin farkındayım, aradan geçen bu zamanın Yerdeniz’i ve sakinlerini tekrar gözden geçirmenize nasıl yardımcı olduğunu (ya da bunu nasıl zorlaştırdığını) anlatabilir misiniz?

– “Kısaca, En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içerisinde feminizm yeniden doğdu ve ben on yedi yaş büyüdüm. Bu sırada da oldukça çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak oldu. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünüyordu. Yapmam gereken tek şey onu, güçsüzün, fakirleştirilmişin –kadınlar, çocuklar, gücünü çarçur edip “sıradan” bir insan gibi yaşamak zorunda kalan bir büyücü– bakış açısından tasvir etmekti. Ged’i cezalandırdığım için beni azarladılar. Oysa ben onu ödüllendirdiğimi sanıyordum.

bu söyleşinin içinde bir yerlerde 74 yaşında olduğundan söz ediyor ama bu soruyu yanıtlarken kaç yaşındaymış bilmiyorum…

 

ve son olarak sene 2010, ursula 81 yaşında ve bir kocakarı artık. çağla ona:

– “Genelde kitaplarınızda bir erkeğin yolculuğunu anlatıyorsunuz. Her zaman bir kadın da oluyor ama o çoğunlukla erkek kahramandan daha hızlı büyümüş, ya da arayışını tamamlamış oluyor ve zaman zaman da kahramana yol gösterme görevini üstleniyor. Neden hemen tüm yolcularınız, kahramanlarınız erkek?” diye soruyor.

onun yanıtıysa sanki biraz hırçın ve kızmış gibi:

– “Bu soruyla Atuan Mezarları, Tehanu, En Uzak Sahil, Hep Yuvaya Dönmek, Lavinia gibi kitaplarımı görmezden geliyorsunuz. Tüm o kitapların merkezinde bir kadın, bir kadın sesi var. Romanlarımın yayımlanmaya başlandığı 1960’ların sonlarında tüm bilim kurgu ve fantezi kitapları, erkekler hakkındaydı. Androjini üstüne bir kitap yazarak özgün bir şeyler denedim ve bu cesaret işiydi.

***

bütün bu yanıtları bir tutarsızlık gibi okumuyorum elbette. 50 yaşın eşiğinde, hafızam kalbura dönmüşken ve hayatı bambaşka bir şekilde okumaya başladığımı hissederken hepimizin bir tutarsızlık evreninde nefes aldığımızı biliyorum.

ve son günlerde, ursula’nın ölümünden sonra, ortaya dökülen paylaşımlarda onu bir bilgeye dönüştürme çabasından dolayı da kusmak istiyorum…

artık her ölüm beni,  gidenin kaybından çok,  geride kalanların, gideni kendi  sınırlı evrenlerinde parçalara ayırıp yok etmesinden dolayı üzüyor…

***

ursula soğuk, kışın hakim olduğu zorlu iklimleri ve karanlığı inanılmaz güzel anlatırdı ve bir şekilde benim için onun sesini en iyi schubert hissettiriyor…

bu nedenle

dietrich fischer-dieskau

winterreise‘den gute nacht‘ı söylüyor şimdi

ursula için elbette.

 

fotoğrafın kaynağı için buradan lütfen.

Leave a Reply

83 + = 93

Skip to toolbar