21
Jan

yitirme yaşlarımıza gelmiş durumdayız…

bir kaybın acısı dinmeden yeni bir tanesi geliyor…

dün de bu hayattaki en fazla sevdiğim yazarlardan birisinin daha, michel tournier’in kara trene bindiğini öğrendim.

tanışmam üniversitenin son yılına denk geliyor. sahip olduğum ilk kitabı veda yemeği‘ne 92’aralık notunu düşmüşüm. savrulup durduğum üniversite yıllarının sonunda denk geldiğim bu kitap, kafamdaki taşların yavaş yavaş oturmaya başlamasının başlangıcındaydı sanki… sadece başlangıç elbette; 50’nin hemen hizasında bunu biliyorum artık…

Kadın: “Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız sözcüklerden yapılmış bir evdi”

Erkek: “Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana titreşen iki alabalık gibi olacağız.”

diyen kadın ve erkeğin ne demek istediklerini o zaman hiç anlamadığımı şimdi çok net görüyorum. bazı kitaplara dönmek lazım; döndüğün, okuduğunu sandığın kitap olmayacaktır çünkü…

 

bizim memlekette kocalar karılarına doğumlarda ya altın “takarlar” ya saat alırlar. ali bana tezer’in doğumunda tournier’in son çıkan kitabı olan kızılağaçlar kralı‘nı almıştı. bir meydan muhaberesi gibi geçen ve saatler süren doğumun ardından, altındağ’daki doğumevi’nin odasında verdi bana kitabı. üstelik, tezer’i biz kara kaşlı kara gözlü bir oğlan olarak beklerken o hafif kızıl ve bembeyaz bir bebek olarak gelmişti. doğumdan dolayı hem tezer hem ben çok yorgunduk. o karnını doyurma ihtiyacı bile duymadan saatlerce uyumuştu, bense hayatımda hiç yaşamadığım bir heyecan ve mutlulukla beraber, tamamen dağılmış haldeydim…

kitabın ilk sayfalarına “Tezer geldi. Karla, buzla, soğukla” yazmışım. sıcaktan nefret eden, kapalı havaları, soğuğu ve her türlü yağışı seven bir adama dönüşmesi bundan belki de… ve kitabın ilk satırları nasıl da tezer’e uygun; çocukluğunda uzaydan gelip, uzaya gidecek olacağımıza inanan oğlumuza…

Bir de, zamanın karanlıklarından çıkageldiğime inanıyorum. Öldükten sonra kendilerini neyin beklediğinden deli gibi kaygılanan, ama doğmadan önce ne olduklarıyla zerrece ilgilenmeyen insanların vurdumduymazlıkları da tepemin tasını fena halde attırıyor…

aslında “karanlık” bir kitap bu… Kızılağaçlar Kralı, herkesin kendi halinde bir oto tamircisi sandığı, oysa masallardaki tenobur devleri çağrıştıran, kökeni yıldızlar ve gezegenler evreninde olan, zamanın ölçüsünden sıyrılan, ancak güncel olaylar içinde de yaşamak zorunda kalan abel tiffauges…

şimdi tezer 20 yaşında; kitabın içinden çıkan resimdeki çizimleri yapan çocuk değil  ve sanırım bu kitabı da yeniden okumalıyım…

 

çalı horozu adlı bir diğer öykü kitabını, 93 yılının 21 mart günü doğum günü hediyesi olarak bana sevgili demet almış ve üzerine “gülmeyi bilen z…‘ye yazmış.

artık öyle gülüyor muyum emin değilim…

 

ve burada anmak istediğim son tournier kitabı altın damla. bu hayatta en çok hediye olarak aldığım kitap. inanılmaz güzeldir. berberi bir gencin, idris’in, köyünden kalkıp paris’e yolculuğunun sonunda ‘görüntüler dünyasında yolculuk yapabileceği yeni yol buluşunu’ anlatır… mutlaka okuyun derim…

 

şarkımız,  idris’in yoluna çıkan mısırlı terzi mohammed amouzine’in tutkun olduğu ümmü gülsüm‘den gelsin.

“… Ama onu yakıcı coşkuya sürükleyen şey özellikle Ümmü Gülsüm’ün olağanüstü sesiydi. Mısırlı Terzi ‘Delta Bülbülü’ne, ‘Doğu Yıldızı’na, sadece sonunda ‘Hanım’ denilene doymak bilmiyordu…”

evet ümmü gülsüm

enta omri, ‘sen benim hayatımsın’ diyor

 

***

şimdi söz verdiğim gibi, SonikHanım‘ın sorularını yanıtlamaya devam edeyim…

ilk soru “etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

bu soruyu biraz parçalayacağım;

birlikte çalıştığım arkadaşlarım bir metni gönderip, “nasıl, olmuş mu, çok mu sert, derdimi anlatıyor mu…” gibi sorular sorar,  bazen de fikir almak için gelirler.  bir arkadaşıma göre kapıya bir kutu koymam gerekiyor, ciddi para kazanabilirmişim 😉

pek çok kişinin sorabileceği, daha yaygın sorular; “şu yemeği nasıl yapıyorsun, bir şarkı vardı hatırlıyor musun?” gibi şeyler,

tabii evde benim her şeyin yerini ve kaybolan her şeyin nerede olduğunu bilmem gerekiyor. bir de niye bilmem, bütün hastalıklar konusunda fikrim varmış gibi sağlıkla ilgili her şey bana sorulur 😉 belki ailemin hastane ve hastalık maceralarından ötürü, ortalama bir insana göre biraz daha fazla “fikir sahibi” olmuş olabilirim; bir de hasbelkader yaşam bilimleri okumanın etkisi var tabii 😉

***

ve diğer soru “her zaman ve bazen özlediğin iki şey

her zaman özlediğim babam… bazen özlediğim şeyse çocukluğumun antalya’sı ve oradaki ben

 

2 Responses

  1. Seni okumaktan bambaşka bir zevk alıyorum sevgili Z 🙂
    İlginç bir şey, onca kitap okudum, onca bilmedikleri yazarı çoğu insan benden öğrendi, yazını okuyunca “ben hiç Tournier niye okumadım ki?” diye düşünürken Altın Damla’ya gelince sıra bir ışık yandı kafamda. Kalktım kitaplığı kurcaladım (ki son tadilattaki yerleştirmeden bu yana kitaplıkta aradığımı bulmam epey çile) şak diye elime geldi Altın Damla. 97 Ekim’de almışım. O yıl oğlumun üniversiteye hazırlık yılı ve bir kaos dönemi olduğundan kafamdakiler silinmiş demek ki. Yeniden okumak arzusundayım, haydi bakalım.
    Ve özlediklerimiz, ne kadar benzer; annem ve çocukluğumun Ankara’sı, Yenimahallesi, Cengiz Sokağı…

Leave a Reply

− 4 = 4

Skip to toolbar