dünyanın bir radyosu
radyo z
10
Jul

okulda, yani odtü’de bu hafta olanlardan sonra…

bu yayını yapmak şart oldu.

bahar ayında hermen hesse’nin ağaçlar kitabını okuduktan sonra çocukluğumdan bu yana içimde sakladığım, bende derin izler bırakan ağaçları zihnimde döndürdüm durdum; belki de biraz unutmaktan korktuğum için buraya bütün bu ağaçları yazmaya karar vermiştim. bugün kavaklığımızda olanları takip edince “artık yaz, erteleme” dedim kendime…

***

sanırım ilk ağaç anneannemlerin üzüm bağlarına yakın tren istasyonun kenarındaki dev gibi bir ağaçtı. ben mi çok küçüktüm o ağaç mı çok büyüktü bilmiyorum ama hayatımdaki ilk “dev” oydu sanırım. tren yolunun kenarında, muhtemelen ablamla, elimizdeki bozuk parayı rayların üzerine koyup beklerdik. zihnimde dümdüz olmuş bir bozuk para hayali var ama bugün düşününce hiç “gerçek” gelmiyor bu. yıllar içinde izlediğim ve okuduğum şeylerinde etkisiyle yarattığım bir hayalmiş gibi geliyor…  o etrafı meyve ağaçlarıyla çevrili üzüm bağına tahta bir kapıdan girerdik. hemen sağ tarafta tek odalı kerpiç bir yapı vardı ve önünde koyu bir gölgesi olan çimenlikte yer sofrasında oturup bakır bir sahanda bulgur pilavı yediğimizi hatırlıyorum…

çocukluğundaki bir diğer ağaç koç dedenin evinin arka bahçesindeki kızılcık ağacı; etli ve iri meyveleri rengi nar çiçeği rengindeydi sanki. niye bilmiyorum gizlice o ağaçtan kızılcık koparıp ağzıma attığımı hatırlıyorum. tatlı değildi; hatta kuru ve biraz da boğazıma oturan bir tat var hafızamda; muhtemelen olmadan yemeye çalışmıştım…

ilk çocukluk yıllarımdaki bir diğer ağaç babamın küçük bir fidan olarak getirdiği kauçuk. kocaman yağlı yapraklarına dokunmayı her zaman sevdiğim bu kauçuk bir süre evimizin ön balkonunda konuk oldu. epey boy atıp balkona sığmayacağına karar verdiğimizde apartmanın ön tarafına dikmiştik. hızla kocaman ve çok güzel bir ağaca dönüşmüştü. babam sanırım gurur duyuyordu o ağaçla. birinci katta oturan komşularımız zaman  içinde sokaktan gelip geçenleri göremiyorlar gerekçesiyle tuhaf tuhaf budadılar onu. her budamada bizim evi bir sinir harbi sarar, hepimiz mutsuz olurduk. en sonunda bir apartman toplantısı kararıyla toptan kesmeye karar verildi; canımızın nasıl acıdığını, nasıl kolumuz kanadımız kırılmış gibi hissettiğimizi bugün bile hatırlıyorum…

mandalina ve portakal bahçeleri arasında büyüdüm ben. bunların büyük bir kısmı ticari olmayan, kendi doğallığında yetişen ve meyve veren ağaçların olduğu bahçelerdi. daha olgunlaşamadan, yemyeşilken  sepetlerimizle meyveleri toplar ve yerdik; hala o sulu, ekşi narenciye tadını çok özlerim. sokakta yıllar içinde tek tek apartmanlar yapıldı ve geriye tek bir bahçe kalmadı. hep söylerim şu anda antalya dediğimiz şehirle benim çocukluğumu geçirdiğim antalya kesinlikle aynı şehir değil!

yaz akşamları parka gittiğimizde yanına uğradığımız manolya ağacı. hafızamda ağacın gövdesi yok ama o sıcak ve nemli yaz akşamlarında etrafa yayılan  keskin kokuyu hiç unutamıyorum…

ve yine parkta eski dandan gazinosu ve çay bahçesinde, falezlerin üzerinde denize doğru uzanan ağaç. annem şahittir, yıllarca, her mevsim o ağacın resmini yapmaya çalıştım. tek bir kopya yok elimde bu resimlerden; buna şimdi çok üzülüyorum 🙁 geçenlerde ablamdan bana fotoğrafını çekip iletmesini istedim. yukarıda fotoğrafını gördüğünüz işte bu ağaç. ne yazık ki türünü bilmiyorum. antalya’ya gittiğimde inaturalist maharetiyle anlamaya çalışacağım…

***

hayatımın ilk gerçek ilk baharlarını, sonbaharlarını ve kar yağışını yaşadığım odtü’deki ağaçlar da var tabii.  hazırlığın son aylarında hayatını karman çorman etmeyi başarmış o taşralı kız bir türlü gelmek bilmeyen baharı yurdun penceresinden uzanma mesafesindeki çınar dallarını gözleyerek beklemişti. dallardan çıkan o muazzam tomurcukları sanırım ilk o zaman fark etmiştim. o gün bugündür büyülü bir şeydir baharın gelişi ve ağaçların tomurcuklanması benim için; her defasında içim titrer…

yemekhane’nin arkası veya eski tilya’nın yan tarafı diyerek tarif edebileceğim yerde açan ve  her bahar koyu pembe çiçekleriyle güzeller güzeli bir kıza dönüşen japon elması’nın altına uzanıp  hayal kurmaya bayılırdım. şimdi ne zaman o ağacı düşünsem, çalıştığım kampüste japon elmaları ne zaman açsa insan ne zaman hayal kurmayı bırakır diye düşünüyorum; ben ne zaman hayal kurmayı bıraktım hatırlamıyorum!

bir diğer ağaç matematik bölümün arkasındaki at kestanesi. muhtemelen bulunduğu yerde aldığı ışıktan dolayı bütün yaprakları sapsarı olurdu sonbaharda. ve matematik binasının ikinci katına çıkan merdivenlerin karşısındaki  geniş pencerelerden gelen ışıkla sapsarı kesilen alanda oturmaya bayılırdım.

evlendikten sonra oturduğumuz eryaman’daki iki evimiz de ağaçlarla çevriliydi. ama ikinci evimizin salon penceresine dayalı dalları olan  ve pembe küçük çiçekler açan ağacın bendeki yeri bambaşkadır. haziran ayında iki günlük ankara kültür gezimizde bizim ada’ya eski evlerimizi göstermek için eryaman’a uğradığımızda artık bu ağacın dallarının ikinci kata eriştiğini ve “bizim penceremize” dallarının yaslanmadığını gördük. bu ağacın adını da maalesef bilmiyorum.

geçen yaz aşiyan’da sevdiğimiz şair ve yazarların ziyaretine gittiğimizde tezer özlü’nün o inanılmaz güzel mezarını bekleyen defne ağacıyla karşılaşmak nasıl da güzeldi. sanırım o mezar bu hayatta gördüğüm açık ara en güzel mezar…

ondokuz yıldır çalıştığım kampüs kendi doğal florası ve faunası olan inanılmaz güzel bir yer. ama buradaki onca ağaç içinde benim için en kıymetli olan altında öğle tatillerinde kitap okuduğum ve gölgesinde kendimi sağalttığım ve denize öylece baktığım salkım söğüt sanırım…

***

gittiğim yabancı ülkelerdeki ağaçlar da var tabii. berlin’de akşamüzeri yağmurun ardından bütün şehri buram buram kokutan ıhlamurlar, suriye çölü’nün ortasındaki  palmira’da hurma ağaçları,  paris’te pembe çiçekler açan at kestaneleri, ilk kez ispanya’da gördüğüm sapsarı çiçekleri olan akasyalar ve sevilla’daki inanılmaz büyük bir gövdeye, yere yayılmış köklere sahip göğe doğru yine bir dev gibi uzanan manolya ağacı 

***

şimdi oturduğumuz evimiz de ağaçlarla çevrili. arka tarafta ıhlamur, mavi arizona servisi ve artık küstüğü için meyve vermeyen nar ağacı var. yan tarafta artık ölmek üzere olan akdeniz servisi son günlerini yaşıyor. ön balkonumuzun ucunda genellikle kargalara ev sahipliği yapan bir sedir var. mutfağımızın ve dolayısıyla benim çalışma masamın hemen karşısında bir kurtbağrı – ki yıllardır kendisi mürver ağacı olarak bilirdim – bu mevsimde buram buram kokuyor; sonbaharda da meyvelerini sığırcıklar yiyor.   o kurtbağrının arkasındaki dut ağacını bu yıl hastalandığı için kaybettik. onun arkasında da yine bir nar ve yeni dünya ağaçları var. yan tarafta genel olarak meyvelerini kargaların yediği bir ceviz ağacı onun hemen yanında da kiraz, erik ve biraz ilerisinde yine defne, nar ve limon ağacı. bizim bahçe giriş kapısını da bir ıhlamur bekliyor. bu yıl apartman görevlimiz serkan ön bahçeye limon ve zeytin fidanları dikti. bir de tabii komşumuzun çekirdekten filizlendirdiği minik avakado fidanımız var. bu evi sanırım bu ağaçlara kapılıp satın aldık zamanında…

***

yıllar önce 1995 yılında odtü’de çalışmaya başladığımda kavaklığa bakan bir ofisim olmuştu. o gördüğüm kavakların yerinde uzun yıllardır teknokent var zaten ama bu son kıyım çok canımızı yaktı. nasıl bu hale geldik, ağaçları yok etmeyi nasıl bu kadar normelleştirdik anlayamıyorum.

hayal kurmaktan vazgeçtim dedim ama aslında bir hayalim hala var. ileride, biraz daha yaşlanıp işi gücü bıraktığımızda, ayağımız toprakta, sırtımız bir ağaç gövdesinde olsun istiyoruz; mümkünse o ağaç meşe olsun. çünkü burcuma göre benim ağacım meşe…

***

son söz olarak “ağaçların farkında olarak yaşayalım” diyorum ve bundan 6 yıl önce 27 mayıs günü  gezi parkında yerinden sökülen 5 ağaca ve 10 temmuz günü kaybettiğimiz ali ismail’e selam çakarak ben howard‘dan old pine‘ı çalıyorum.

 

20
Jun

tbt niyetine…

veya hayattayım demenin bir biçimi olarak 20 haziran 2012’den bir yayın…

ve söylemeden edemeyeceğim; artık the delikanlı genç bir adam ve adalar prensesi genç bir kız. durdurun zamanı inecek var demek istiyorum bazen!

***

deniz çırpıntılı.

zorunlu hallerin dışında, pek sosyal değilim bugünlerde. öğle tatilleri, bu yüzden kendimle kalışıma bir fırsat; kitaplarsa aracılar.

isabel allande okuyorum. yıllardır, ursula ve isabel beni sağaltır…  ama bambaşka biçimlerde. ursula, daha soyut, adlandıramadığım, varoluşuma, varoluşumuza, evrene dair ağrılarımı giderir; isabel’se daha dünyevi, daha somut, görünen acılarımı azaltır…

yerdeniz’leri her 3-4 yılda bir okuyarak; kendimi formatlarım mesela. belki de büyümeye bu kitaplarla direnirim. kimbilir?

ruhlar evi ise doğumlarıma eşlik eden kitaptır.  the delikanlı’nın ve bizim adalar prensesi’nin hamilelik süreçlerinde, doğum sonrasında ve  onları emzirirken, ruhlar evi beni ayakta tuttu. hayatta tıkandığımda, bu kadının pervasızca, biraz da dangıl dungul yazdığı dünyasına girmek hoşuma gidiyor; hayata geri dönüyorum…

ve şimdi de işimin başına dönmeliyim…

onca zamandır pink martini dinlerim, hey eugene albümündeki “tea for two” yorumu bu sabah beni çarptı. pink martini’ye inanılmaz bir ses eşlik ediyor bu yorumda; little jimmy scott

jimmy scott’ı daha önce radyo z’de hiç çalmadım; artık dinleyeceğiz.

27
May

en son…

dokuz nisan’da yazmışım. geçen bunca zaman yazacak çok şey oldu aslında ama içimden yazmak gelmedi hiç. sanırım olan biten şeylerin en önemlisi olan seçim saçmalığından ayrıntılarıyla söz etmek istemiyorum. çünkü nasıl anlatacağımı bilmiyorum. tamamen akıl dışı bir kuyuya düşmüş ve orada sıkışmış gibiyiz. her gün yeni bir saçmalıkla karşımıza çıkıyorlar. aslında hepimizi kendi sıkıştıkları kuyuda tutmaya çalışıyorlar.

bence sonlarına yaklaştılar; bu umudu taşıyorum ve yitirmek istemiyorum…

***

şimdi beyoğlu mephisto’nun cafe’sindeyim. buraya gelmeyeli çok değişmiş; arkada açık havada bir bölümleri de var artık. yan masada oturan çocukların önünde ders kitapları açık ama sadece video izleyip kıkır kıkır gülüyorlar. kulaklığı taktım ve spotify’daki “üçüncü yeniler” isimli bir listeyi döndürmeye başladım. tr’den genç müzisyenlerin şarkılarını dinliyorum; keyifli…

şu anda çalan parça bitsin bu delilik

cihan mürtezaoğlu söylüyor.

buraya gelmeden önce balat’da bulunan kadın eserleri kütüphanesindeydim. biraz okudum, biraz çalıştım, biraz kitap koleksiyonlarına baktım. hem çok keyif aldım hem biraz hayal kırıklığına uğradım; ayrıntısına girmek istemiyorum şimdi. oraya dair şu yukarıdaki fotoğrafı bırakayım sadece…

***

geçen hafta ortasından bu yana izinliyim. a’nın sınavı ve t’nin hollanda yolculuğu öncesinde biraz evde olup sakin ve dinlenmiş kalmak istedim. bayram sonrasına kadar sürecek bir tatil bu ama haziran pek çok nedenden dolayı kolay olmayacak.

bakalım hayat neler getirecek bize…

şimdi döndürüp durduğum şarkıya geri dönüyorum ve bitsin bu delilik diyorum…

Bir sokak köşe başı farketmez
Aniden daralırcasına dünya
Gölgeler dağılıverir apansız
Çünkü ben delirircesine arsız
Sahi ben yaşıyor muyum bugün de
Önceden başa çıkardım kendimle
Şimdi bu bilinmeyenlerde durmam
Çünkü ben köprülere şehir kurmam
Bu nasıl kavga
Bu nasıl mana
Ah güzel dostum bari sen yapma
Kalbin atmıyor
Aklın zorluyor
Ah güzel dostum
Tanrı ölüyor.
Ahh.
Bitsin bu delilik
Bitsin bu delilik
Bitsin bu delilik
Bitsin bu delilik

9
Apr

dört beş gün önce…

bir rüya gördüm. bir iran masalının içindeydim ve geride çok kısık sesle bir şehram nazıri melodisi çalıyordu. bütün bunları, rüyaların o saklı evrenindeki bilgelikle biliyordum… tamamen terra cotta renklerin tonlarından oluşan bir evrenin içindeydim. kaldırıp baktığımda ellerimin de sarıdan kızıla dönen bir toz renginde olduğunu farkettim ve uyandım…

sevgili cahit’in dizelerinde gibiydim: bir masaldan çıkıp şiire kaçmıştım…*

rüyasında uyanmış çocuk

kamaşmış kalmış

kaf dağının ardında 

yatağında

her şey on onbeş saniye içinde oldu bitti ama ben hala o rüyanın etkisindeyim… her nefesim kesildiğinde o terra cotta evrene kaçıp nefes alıyorum.

buraya bunu not düşmesem olmazdı!

ve elbette bir şehram nazıri melodisi çalmasam.

şahane bir albümden**

şahane bir parça geliyor bu rüyaya.

existence: life

diyoruz.

 

Portakal Yıldızı, Cahit Ökmen

** albüm nazıri’nin oğlu hafez nazıri’nin projesi ve adı rumi symphony project: untold. albümde ona eşlik edenler şehram nazıri, paul neubauer, matt haimovitz ve glen velez.

4
Apr

çok uzun bir süredir…

izlemek isteyip izleyemediğimiz the wire‘ı sonunda izledik ve bitirdik.

benim için izlediğim tüm diziler arasında, açık ara farkla gelmiş geçmiş en iyi dizi bu. herkese tavsiye eder miyim emin değilim; yazdıklarımdan sonra ne yapacağınıza siz karar verirsiniz…

***

yazar ve eski polis muhabiri david simon tarafından yazılmış bir amerikan suç drama dizisi bu. 2002-2008 yılları arasında beş sezon olarak yayınlanmış. her sezonun bir teması var ve bunlar: yasa dışı uyuşturucu ticareti, liman sistemi, şehir yönetimi & bürokrasi, eğitim & okullar ve yazılı basın.

her sezon kendi hikayesini anlatıyor ve aslında birbirini tamamlıyor. şahane bir senaryo; ilmek ilmek örülmüş…

tek bir esas oyuncusu var; o da baltimore şehrinin kendisi, her şeye rağmen yaşayan ve her şekilde ağzına …  bir kadın gibi bu şehir…

***

benim için, açık ara farkla gelmiş geçmiş en iyi dizi olmasının nedenlerini şöyle özetleyebilirim sanırım:

satar” diye konulmuş hiçbir karakter, olay, sahne, vs yok. zaten baltimore polis teşkilatı da diziyi “gereğinden fazla gerçekçi” bulmuş.

dizide rol kesen oyuncular yok… hiç birinin birbirine üstünlüğü de yok… olaylara göre öne çıkıyorlar veya geride kalıyorlar…  saf iyi veya saf kötü değiller; bir uyuşturucu satıcısına bağlanabiliyorsunuz mesela… profesyonel oyuncuların yanında gerçek polisler, gerçek gazeteciler ve hatta suçlular oynuyor. pek çok karakterin esinlenildiği gerçek kişiler var… örneğin dizinin en şahane karakterlerinden biri olan omar little’ın esinlenildiği donnie andrews  dizide omar’la birlikte oynuyor. snoop lakaplı felicia pearson ise, dizide bir anlamda kendini oynuyor. çünkü o baltimore’un arka sokaklarında uyuşturucu satarken, dizi çekilmeye başlamış; o gerçekten uyuşturucu satıcısı ve cinayetten dolayı mahkûmiyeti olan gencecik bir kadın. aşağıdaki sözleri hayatının özeti gibi:

I’m thinking I got to go to war as soon as I come in here. The odds was already against me.”

dizideki her şey hayatın akışında ve ruhunda; acele yok, sıkıştırılmış olaylar ve durumlar yok…  idealize edilmiş sonlar ve hikaye çözümlemeleri yok… her şeyi bir yere bağlama derdi yok… imkansız mutlu sonlar yok… hayat nasılsa öyle; her şey ortaya karışık... berbat bir hayat, kendi enerjisini, umudunu, pisliğini ve döngüsünü sürdürüyor…

müzikler şahane…

ölen polislerin ardından bir barda yapılan cenaze törenleri inanılmaz…

hamsterdam olayı inanılmaz… (ayrıntısına girmiyorum, sürpriz olsun…)

aslında dünyanın çocuklardan ve dolayısıyla insanlardan nasıl da vazgeçtiğini kara bir şiir gibi anlatması…

politikacıların her yerde “politikacı” olmalarının insan suratına bir tokat gibi vurulması…

ve bazı insanların koşullar ne olursa olsun, içinde bulundukları kurumlarda ve durumlarda, öyle yada böyle bir mücadele içine girmekten kendilerini alamamalarını inanılmaz bir şekilde ve şahane karakterlerle anlatması…

***

david simon, bir suç draması olarak tasarlanmasına rağmen, dizinin bir amerikan şehri ve nasıl birlikte yaşadığımızla ilgili olduğunu ve kurumların bireyler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu anlattığını söylüyor ve en özet haliyle söylediği şey şu: ‘her kim olursanız olun, polis, liman işçisi, uyuşturucu satıcısı, politikacı, yargıç veya avukat, sonuçta herkes tehlikededir ve bağlı oldukları kurumla mücadele etmek zorundadırlar.’

***

dizinin şahane bir müzik listesi var ve çalan parçalar dizinin sahneleri içinden çıkıyor; ya bir arabanın içinde çalıyor, ya bir müzik kutusunda… ve elbette her sezonun bir ana teması var. şahane bir tom waits şarkısı bu; way down in the hole.

ama parçayı her sezonda farklı bir kişi veya grup yorumluyor. sezon sırasıyla şöyle;

the blind boys of alabama

tom waits

the neville brothers

DoMaJe

steve earle

benim favori sezonum eğitim temalı 4. sezon ve bu sezonun şarkısını  beş baltimore’lu gençten oluşan DoMaJe söylüyorgrup, ivan ashford, markel steele, cameron brown, tarık el sabir ve avery bargasse’den oluşuyor.

bu yayının fotoğrafı da dizinin çok sevdiğim ve bağlandığım dört genç karakterini gösteriyor.

***

hadi şimdi beş şahane yorumla

way down in the hole 

diyelim.

18
Mar

hareketli ve bir o kadar keyifli…

bir haftasonunun sonunda migren beni ele geçirdi. öyle kötü bir gece geçirdim ki işe gidemedim. hala başımın sol tarafı zonkluyor…

işin en kötü tarafı havada tek bir bulut yok ve evde çok fazla ışık var. perdeleri kapatınca nispeten daha karanlık olduğu için kendimi yatak odasına kapattım bugün; ışık gözlerimden girip kafamın içinde patlıyor çünkü…

şimdi kendime bir çay yaptım ve sesi hafifçe açarak sedef sebüktekin dinlemeye başladım.

bu kızı seviyorum…

bul beni

diyoruz.

fotoğrafın tamamı için üzerine tıklayın. bir yabani manolya tomurcuğu bu

14
Mar

bu bahar…

güzel yeşil erik yiyeceğiz kesin; etraftaki bütün erik ağaçları gelin gibi süzülüyorlar bugünlerde ve sanki bu yıl bahar ağır ağır tadını çıkara çıkara geliyor istanbul’a. ağaçların tomurcuklanan dallarına her gün keyifle bakıyorum ve heyecanlanıyorum…

şu sıralar çalıştığım kampüste sabah yürüyüşlerini yaptığım yoldaki bütün delice armut ağaçlarını aşıladılar. bir tür büyü hissi yaratıyor bende ağaçların aşılanması.

diğer yanda çam ağaçlarının alt dallarını budadılar; kalın dallar odunluk ayrılıp istifledi; ince dallar ve iğne yapraklar talaş haline getirildi… her sabah hafif bir çıra kokusu içinde yürüyorum ve saklı bir ateş hissediyorum zihnimde; tuhaf bir şey bu…

bu arada leylekler geldi; dün iş yerinde ofisime girdiğim anda üç leylek ön bahçeden uçup geçtiler. sadece üç kocaman leylek; rüya gibiydi…

***

bu akşam dönüş yolunda flaubert’in doğu seyahati kitabını okumaya devam ettim. önceleri okumalarına anouar brahem‘in melodileri eşlik ediyordu ama o kesmedi ve kendimi ümmü gülsüm‘ün melodilerine teslim ettim artık; böylelikle tamamen kitabın içine giriyorum ve sanki bambaşka bir evrene kaçıyorum. flaubert’in inanılmaz gözlem gücü ve her şeyi kayıt altına alması beni büyüledi. elbette dönemin dijital kayıtlardan bağımsızlığını düşündüğümüzde bu kaçınılmazdı değil mi?

yaşadığımız bu çağın en büyük sıkıntılarından birisi “her şey elimizin altında yanılsaması” sanırım; hayata üstünkörü bakıyoruz, gerçeklik duygumuzu yitirmiş durumdayız ve her şeyi unutuyoruz; içimize kolay kolay hiç bir şey işlemiyor; tüketimin her türü bizi tüketti diyerek buraya önce bir anouar brahem melodisi ve ardından bir ümmü gülsüm şarkısı bırakıyorum;

the astonishing eyes of rita

ve el noum yedaeb habiby

kitaptan biraz da tadımlık alıntı;

“... Hava sıcak – sağımızda, kıyı şeridindeki birkaç palmiyesi hala güçlükle de olsa görülen Nil’in kıyısından gelen bir hamsin çevrintisi ilerliyor; burgaç büyüyor ve üzerimize geliyor; bizi sarmadan hemen evvel, sağdaki alt tarafı bize hala uzakken, başlarımızın üzerine doğru bir çıkıntı yapan dikey dev bir bulut gibi. Kızıl kahverengi – ve soluk kırmızı- renkte, içindeyiz. Önümüze bir kervan çıkıyor, kefiyeye sarılı adamlar (kadınlar sımsıkı örtünmüş) develerin boynuna eğiliyor – çok yakınımızdan geçiyorlar, hiçbir şey demiyoruz birbirimize – bulutların içindeki hayaletler gibiler. Şiddetli bir hayranlık ve korku karışımı bir duyguya benzer bir şeyin omur kemiklerim boyunca aktığını hissediyorum… Kervan geçerken, develer yere basmıyor da bir gemi gibi göğüsleriyle ilerliyor, burgacın içinde bir şeyler onları taşıyor ve yerden epey yüksekteler, karınlarına kadar gömüldükleri bulutların içinde yürüyormuş gibi geldi bana…

8
Mar

benim en sevdiğim…

8 mart şarkısı geliyor şimdi.

burdur’dan, bizim memleketten elbette.

feryal öney ve kardeş türküler‘den dinliyoruz;

gülsüm

Gülsüm, a Gülsüm,
Sen buralardan gittiğinde
Davarları, koyunları, sığırları,
Sıpaları, tavukları, köpekleri kim gütsün?
İnek sağdırı, odun kıydırı, südün pişiri, kaymağı taşırı,
Ocakta yemek, öğlene pişcek, tarlaya gitcek
Anası, atası, danası, sıpası…
Atıyo tepesi, atıyo tepesi
Öffffff beeeeee!
Kınamızı soldurana
Gülümüzü kurutana

Ömrümüzü çürütene
Öfff be diyelim hele….

fotoğrafın kaynağın için şuradan lütfen…

1 2 3 25
Skip to toolbar