sürekli aynı rüyanın görüntüsüyle uyuyup uyuyup uyandım. bir ormana doğru koşuyorum… bir kızıl çam ormanı… başımda beyaz bir bere var, üzerimde uzun devetüyü renginde bir palto. sonrasında ormanın hemen kıyısında bir kuşburnu çalılığının yanında elimdeki telefonunun ekranından görüntüme bakıyorum. bunu ben çekmişim; aynı anda hem koşup hem arkamdan bu videoyu nasıl çektiğimi anlamaya çalışırken uyanıyorum…

sabah serviste uyuyakalınca, aynı rüyayı yine gördüm. bu sefer biraz ürkerek uyandım. kulağımda bir samarabalouf melodisi çalıyordu; hafifçe beni sararak sakinleştirdi.

buz gibi karanlıkta enstitü’ye doğru yürürken aynı melodiyle devam ettim.

şimdi bir kere daha

la mer diyelim ve sonra güne başlayalım.

 

“… Tüm vaktim yaşamakla geçiyor…

― Ursula K. Le Guin

 

dönüp masamda sevgili ege’nin hediyeleri ile karşılaşmak şahaneydi. kartını heyecanla okudum. sonra kitabı hızlıca karıştırdım. kendime bir kahve yaptım, o demlenirken penceremden hafifçe yağan yağmuru, karşımdaki ağaçtaki serçeleri, bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi izledim ve elbette ege’nin karta yazdıklarını düşündüm…

sonrası biriken işler, buraya yeniden uyum sağlamaya çalışmaları, vs…

saat üç buçuğa gelmiş; elimde olsa bir kenara çekilip bütün gün bu kitabı okumak isterdim tabii.  şu an her şeyi bıraktım, bir elma yedim ve ege’ye içinde kuş olan ne çalsam diye düşünürken aklıma çok sevdiğim bir agnes obel şarkısı geldi.

evet sevgili ege için geliyor bu şarkı;

brother sparrow

diyoruz.

 

nereden başlayacağımı bilmiyorum…

radyo z’den her ayrılmak zorunda kaldığımda onu çok özlüyorum ve bir o kadar da buradaki varlığımda acemileşiyorum; sanırım yavaş yavaş burada olmayı yeniden “hatırlayacağım”…

bu hafta izinliydim. yılı tatille kapatacağım. bu iyi geldi elbette. bir süredir kesintisiz bir şekilde başımın sol tarafına musallat olan ağrı tatille birlikte büyük ölçüde ortadan kayboldu; bir nöroloğa gitmeyi yine erteleyebilirim yani…

kış tatili keyifli… geçenlerde arkeoloji müzesi’ne ve tanpınar edebiyat kütüphanesi’ne gittim, eminönü’nün kaotik kalabalığına karıştım. dün de milli saraylar’ın resim müzesi’nde ayvazovski’nin fırtınalı denizde kaza isimli resminin karşısında uzun uzun oturdum. tam da yaptığım şey müzenin minik broşüründeki a. schopenhauer’den alıntısı gibiydi:

“... Herkes bir resmin önünde, onun konuşup konuşmayacağını, konuşacaksa kendisine ne söyleyeceğini görmek için bekleyerek bir prensin huzurunda durduğu gibi durmalıdır ve prensin huzurunda olduğu gibi kendisi ona hitap etmemelidir, çünkü o zaman ancak kendisini işitecektir….

tek keyifsiz olan şeyse, muhtemelen neden orada uzun uzun oturduğumu merak eden güvenlik görevlisinin sırtımda hissettiğim bakışlarıydı.

bugün sinemadaydım. izlenebilir olduğuna düşündüğüm ilk seans filmlerinden birini izledim. şimdi ise bunları yazarken üzerine sert bir kahve döktüğüm balkabaklı dondurmamı yiyorum. müziğimse countertenor jakub józef orliński ve varşova filarmoni orkestrası’ndan.

g.f. handel‘in oratoryosu messiah‘dan bir arya bu.

he was despised 

ile geri dönmüş oluyorum böylece.

 

 

 

“…Yalnızca kanatlarına güven

― Akgün Akova

 

sevgili nurşen‘in sonbahar şarkısı ile başlayalım.

sandy posey söylüyor

all hung up in your green eyes

fotoğraf antalya bademağacı’ndan badem ağaçları ve nurşen’in kitap önerisi akgün akova‘dan içimden geçen yolda.

 

“…ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır…”

― Füruğ Ferruhzad (Yeniden Doğuş)

 

deprem tedirginliği var. bakalım bu sefer bu o tedirginliğin ortadan kalkması kaç gün sürecek? pek yakında telaşlı ve kaotik evrenimize geri döneriz  diye düşünüyorum; biraz çaresizlikten biraz da iliklerimize kadar işlemiş umursamazlıktan…

dünü yaşayanlara geçmiş olsun diyerek sıradaki sonbahar parçamıza geçiyorum.

fotoğraftaki taze hurmalardan anlayacağınız gibi seçimler epey uzaktan, çöl sıcağındaki sevgili ege’den…

yarı mısırlı yarı belçikalı bir sanatçı olan tamino‘yu

reverse

ile dinliyoruz şimdi.

ege’nin kitap tercihi ise füruğ ferruhzad‘dan önce ben öleceğim.

… Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz…

― İlhan Berk (Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum)

 

 

öykünüp bugün dağlarda dolaştım ofiste yoktum demek isterdim ama sadece öğle tatili için geçerliydi bu durum ve şahaneydi.

şimdi çalışmaya başlamadan önce,  “evet koca yemişler oldu sevgili sevin ve şarkına onlar eşlik etsin” diyorum…

simon and garfunkel‘den dinliyoruz

bridge over troubled water.

sevin’in sonbahar kitap önerisi ise, hasan ali toptaş’tan kuşlar yasına gider

… He rides through your dreams on a coach and horses…
― Tom Waits

 

 

… delireyazmak sözcüğünü sürekli tecrübe ederek iliklerine kadar hissetmek ve sözcüğün kendisini bu kadar sevmek pek hayra alamet değil sanırım…

***

bu ruh halinin müziği her zaman tom waits olmuştur.

bu nedenle

black wings

diyorum.

imaj: frozen forest, matazo kayama

 

… Düşünmekten usandım. Beni hayata bağlayan bütün
bağları koparmak, tıpkı o zavallı yorgun yapraklardan biri gibi
aşağılara doğru süzülmek, süzülmek istiyorum...”

― O . Henry (Son Yaprak)

sevgili orhan’ın tercihleriyle başlıyoruz.

fotoğraf safranbolu’dan ve parçamız ernesto cortozar tarafından bestelenmiş remembrance.

kitap önerisi ise, o. henry‘den son yaprak

…Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında…

― Didem Madak (Ah’lar Ağacı)

 

yine uykusuz bir gece geçirdim. huzursuz bir uykunun ardından saat dörtte tamamen uyandım ve yatakta döndüm durdum. saat altıdan sonra uyuya kalmışım. her pazar olduğundan daha geç kalktım bu nedenle. mutfağa geldiğimde, sahildeki etkinliklerden dolayı hayal ettiğim huzurlu sabahı bulamadım; sabahın sekizinde son derece yüksek sesle çalan parçalar evin içindeydi.

sesi duymamaya çalışarak kahvemi yaptım ve suits’i izlemeye başladım… sonra a. kalktı… ona bir sandviç hazırladım ve işe uğurladım. sonra kalan malzemeyle kendime de bir yumurtalı sandviç yapıp çayla birlikte diziyi bitirdim.

makineye koyu renk çamaşırları attım, biraz daha kitap ayıklamaya ve  rafları düzenlemeye çalıştım ve a. kalktı. ona menemen yaptım, biraz konuştuk ve o artık odasında…

bulaşıkları yıkamadan önce, güneşin altında, sırtımda ablamın ördüğü şalımla bunları yazıyorum, onun sonbahar şarkısını döndürüyorum ve şu yukarıdaki masada onunla birlikte, toroslara ve akdeniz’e bakarak, kahve içtiğimizi hayal ediyorum.

evet sırada ablamın şarkısı var…

nilipek 

sağanak yağmurlu şarkı‘yı söylüyor.

kitabı ben seçtim ve alıntıyı da oradan yaptım. didem madak ve ağ’lar ağacı diyorum.

fotoğrafın tamamı için lütfen üzerine tıklayınız…

 

1 2 3 24