dünyanın bir radyosu
radyo z
18
Mar

hareketli ve bir o kadar keyifli…

bir haftasonunun sonunda migren beni ele geçirdi. öyle kötü bir gece geçirdim ki işe gidemedim. hala başımın sol tarafı zonkluyor…

işin en kötü tarafı havada tek bir bulut yok ve evde çok fazla ışık var. perdeleri kapatınca nispeten daha karanlık olduğu için kendimi yatak odasına kapattım bugün; ışık gözlerimden girip kafamın içinde patlıyor çünkü…

şimdi kendime bir çay yaptım ve sesi hafifçe açarak sedef sebüktekin dinlemeye başladım.

bu kızı seviyorum…

bul beni

diyoruz.

fotoğrafın tamamı için üzerine tıklayın. bir yabani manolya tomurcuğu bu

14
Mar

bu bahar…

güzel yeşil erik yiyeceğiz kesin; etraftaki bütün erik ağaçları gelin gibi süzülüyorlar bugünlerde ve sanki bu yıl bahar ağır ağır tadını çıkara çıkara geliyor istanbul’a. ağaçların tomurcuklanan dallarına her gün keyifle bakıyorum ve heyecanlanıyorum…

şu sıralar çalıştığım kampüste sabah yürüyüşlerini yaptığım yoldaki bütün delice armut ağaçlarını aşıladılar. bir tür büyü hissi yaratıyor bende ağaçların aşılanması.

diğer yanda çam ağaçlarının alt dallarını budadılar; kalın dallar odunluk ayrılıp istifledi; ince dallar ve iğne yapraklar talaş haline getirildi… her sabah hafif bir çıra kokusu içinde yürüyorum ve saklı bir ateş hissediyorum zihnimde; tuhaf bir şey bu…

bu arada leylekler geldi; dün iş yerinde ofisime girdiğim anda üç leylek ön bahçeden uçup geçtiler. sadece üç kocaman leylek; rüya gibiydi…

***

bu akşam dönüş yolunda flaubert’in doğu seyahati kitabını okumaya devam ettim. önceleri okumalarına anouar brahem‘in melodileri eşlik ediyordu ama o kesmedi ve kendimi ümmü gülsüm‘ün melodilerine teslim ettim artık; böylelikle tamamen kitabın içine giriyorum ve sanki bambaşka bir evrene kaçıyorum. flaubert’in inanılmaz gözlem gücü ve her şeyi kayıt altına alması beni büyüledi. elbette dönemin dijital kayıtlardan bağımsızlığını düşündüğümüzde bu kaçınılmazdı değil mi?

yaşadığımız bu çağın en büyük sıkıntılarından birisi “her şey elimizin altında yanılsaması” sanırım; hayata üstünkörü bakıyoruz, gerçeklik duygumuzu yitirmiş durumdayız ve her şeyi unutuyoruz; içimize kolay kolay hiç bir şey işlemiyor; tüketimin her türü bizi tüketti diyerek buraya önce bir anouar brahem melodisi ve ardından bir ümmü gülsüm şarkısı bırakıyorum;

the astonishing eyes of rita

ve el noum yedaeb habiby

kitaptan biraz da tadımlık alıntı;

“... Hava sıcak – sağımızda, kıyı şeridindeki birkaç palmiyesi hala güçlükle de olsa görülen Nil’in kıyısından gelen bir hamsin çevrintisi ilerliyor; burgaç büyüyor ve üzerimize geliyor; bizi sarmadan hemen evvel, sağdaki alt tarafı bize hala uzakken, başlarımızın üzerine doğru bir çıkıntı yapan dikey dev bir bulut gibi. Kızıl kahverengi – ve soluk kırmızı- renkte, içindeyiz. Önümüze bir kervan çıkıyor, kefiyeye sarılı adamlar (kadınlar sımsıkı örtünmüş) develerin boynuna eğiliyor – çok yakınımızdan geçiyorlar, hiçbir şey demiyoruz birbirimize – bulutların içindeki hayaletler gibiler. Şiddetli bir hayranlık ve korku karışımı bir duyguya benzer bir şeyin omur kemiklerim boyunca aktığını hissediyorum… Kervan geçerken, develer yere basmıyor da bir gemi gibi göğüsleriyle ilerliyor, burgacın içinde bir şeyler onları taşıyor ve yerden epey yüksekteler, karınlarına kadar gömüldükleri bulutların içinde yürüyormuş gibi geldi bana…

8
Mar

benim en sevdiğim…

8 mart şarkısı geliyor şimdi.

burdur’dan, bizim memleketten elbette.

feryal öney ve kardeş türküler‘den dinliyoruz;

gülsüm

Gülsüm, a Gülsüm,
Sen buralardan gittiğinde
Davarları, koyunları, sığırları,
Sıpaları, tavukları, köpekleri kim gütsün?
İnek sağdırı, odun kıydırı, südün pişiri, kaymağı taşırı,
Ocakta yemek, öğlene pişcek, tarlaya gitcek
Anası, atası, danası, sıpası…
Atıyo tepesi, atıyo tepesi
Öffffff beeeeee!
Kınamızı soldurana
Gülümüzü kurutana

Ömrümüzü çürütene
Öfff be diyelim hele….

fotoğrafın kaynağın için şuradan lütfen…

5
Mar

epeydir düşündüğüm…

bir şeyi, irvin d. yalom tek bir cümleyle özetlemiş…

geçenlerde aniden karşıma bu cümle çıktığında, tam olarak budur diye düşündüm:

hatıralar aslında sandığımızdan daha kurgusal

geçmiş geride kaldıkça ve bizden uzaklaştıkça, onu birlikte yaşayan insanlar olarak, ona yüklediğimiz anlam, içerik ve duygu açısından tamamen farklılaşıyoruz ve o geçmiş aslında bizim kim olduğumuza, ne yaşadığımıza ve zihnimizde ne hapsettiğimize bağlı olarak değişiyor…

ve evet geçmişimiz bizim yarattığımız bir kurgu büyük ölçüde; mutlulukla, heyecanla, acıyla, hüzünle, hayal kırıklıklarıyla, yönlendirmelerle ve yaşlanmayla gelen hücre deformasyonlarıyla şekillenen bir kurgu. nerede gerçeklikten kopuyoruz kestirmek zor…

bunu farkettiğimden beri, geçmişi konuşurken, bu böyle olmuştu diye ısrar etmekten biraz çekiniyorum aslında.

bunları niye mi anlatıyorum?

bugün 5 mart! babamız gideli onyedi yıl oldu ve sanırım ben ona dair anılarımı kaybetmekten korkmaya başladım. geçmiş eskisinden çok daha silik. bu kaybı unutma sözcüğü karşılamıyor diye düşünüyorum; bu nedenle sözünü ettiğim şey unutmak değil.

bunu karşılayan başka bir sözcük var mı?

***

evet her yıl olduğu gibi bu akşam da birer kadeh rakı içip, klasik türk müziği dinleyeceğiz; babamızın ruhuna değsin diye ve bazı anları geri çağırmak için.

şimdi burada nesrin sipahi ve

yaz günleri en tatlı hayaller gibi geçti

ile başlıyoruz.

 

Yaz Günleri En Tatlı Hayaller Gibi Geçti
Rüyadaki Esrar Dolu Haller Gibi Geçti
Ruhumda Derin En Derin Hicrandır O Günler
Rüyadaki Esrar Dolu Haller Gibi Geçti

2
Mar

sabah kahvaltımı yapıp…

mutfağı toparlamaya başladığımda pencereden bir kumrunun sesi geldi. yavaşça yanaştım; tüyleri kabarmış halde öylece dönüp bana baktı. sonra dikkatlice geri çekildim ve telefonumu aldım. iyice yanaşarak fotoğrafını çektim. o ise hiç istifini bozmadı, hafifçe tedirgin beni gözünün ucuyla yokladı sadece…

evimizin yan tarafındaki boş arazide inşaat artıklarından oluşmuş minik beton tepeciğinin hakimi köpeğimiz de oradaydı her zaman olduğu gibi. o da kedileri asla sokmadığı ve ama kargalar ve martıları misafir etmekten her zaman hoşlandığı krallığının tadını çıkarıyordu.

ben de kendime minik bir kahve yapıp pencerenin kıyısında oturdum; uçan kuşları, deneme sürüşleri nedeniyle geçen marmaray’ı seyrettim. köpeğimiz krallığında oturmaya devam etti…

biraz evi toparladım ve sonra dışarı çıkarak bohemian rhapsody izlemek için caddebostan’a geldim.

şu anda elbette queen melodileri dinleyerek bunları yazıyorum.

filmi rami malek’e rağmen sevdim çünkü sonuç olarak freddie mercury ve elbette queen‘in tüm elemanlarının o inanılmaz yetenekleriyle bangır bangır çalan melodiler ve hikayeleri insanı içine alıyordu. çok yetenekli insanların karşısında elimden olmadan gözlerim dolar benim ve filmde de her şarkı performansında kendimi bıraktım ve ağladım…

böyle sınırları aşan, çemberin dışına çıkan, aykırı insanlar olmasa ne yapardık diye düşünürüm hep; bunun yükünü onlar sonuna kadar taşırken bize nefes aldırmaları da bu lanet hayatın oyunu elbette.

hayatı bir su damlası gibi düşünürsek bunun içinden kırılarak geçen ışık gibi bu insanlar; kırılırken gökkuşağına dönüşüyorlar…

evet burada susuyorum…

elbette queen

ve

bohemian rhapsody

dinliyoruz.

26
Feb

öğle tatilinde…

birazcık güneş görünce kendimi dışarıya attım. söğüdün yaprakları çıkmaya başlamıştı; bahar da kapının eşiğinde diye düşündüm ama güneş ısıtmıyordu. yanıma aldığım zencefilli çayın acısı da içimi ısıtmaya yetmedi.

okuduğum kitabın sözcükleri de ağırdı zaten. birazcık oturdum ofise geri döndüm…

ama bu serin güneş tuhaf bir şekilde kitabın melodisini çağırdı.

bir anouar brahem melodisi bu

ashen sky

diyoruz.

“… Yüz seksen ton uçucu külün gazete kağıdındaki ağırlığının insan tenindeki ağırlığından daha fazla olduğuna inananlar mı var yoksa …”

“… Dünyayla temas etmeyen, soğuk bir gökyüzü; bu yükseklikten gördüğü gökyüzüne bir ağacın dalı ya da bir evin çatısı uzanamazdı. Sonsuz gökyüzü Josefa’nın üzerinden geçip gidiyordu, ondan öncekilerin, ondan sonrakilerin de üzerinden geçtiği, geçeceği gibi. Gökyüzü oradaydı işte, hep orada olacaktı. Bunu düşününce birdenbire içini bir sıcaklık kapladı…

19
Feb

sabah başladığım gibi…

devam ediyorum…

ve bu parçada jakub józef orliński‘ye

cappella dell’ospedale della pietà eşlik ediyor.

yine vivaldi ve bu sefer

sento in seno 

diyoruz.

kulaklığı takın ve sesi açın derim…

19
Feb

sabah serviste…

twitter’da gezinirken sevgili bahar’ın, “counter tenor michaelangelo’nun david’ine benziyor.. insanı çaresiz bırakan bir kombinasyon olmuşsunuz bayım” diyerek paylaştığı bir youtube videosuyla günüm şahane başladı.

gencecik polonyalı kontrtenor  jakub józef orliński‘yi burada paylaşmasam olmazdı; hala onunla devam ediyorum çünkü…

söylediği parça antonio vivaldi‘nin Il giustino‘sundan

vedro con mio diletto

1 2 3 24
Skip to toolbar