dünyanın bir radyosu
radyo z
3
Dec

geçen ay tanışıklığım…

sanal dünyada başlayan üç arkadaşımın kitabı çıktı. bunlardan ikisinin henüz gün yüzüyle yüzlerini görmesem de biriyle bir zamanlar, onun ada’daki evinde ve  bir başka hayatında kahvesini içmişliğim ve bir de otobüste tesadüfen karşılaşıp konuşmuşluğum vardır…

evet o birisi sevgili burcu ve kitabı koşarken belli olmaz

her ne kadar burcu kitabın en sonunda annesine “kitapta geçen kişi, olay, kurum ve kuruluşlar hayal ürünüdür!” dese de ben elimde olmadan kitabın esas kızı olan nisan’ın yüzüne kocaman kocaman yeşil gözleriyle ve hep şahane bir çizgi kitap kahramanı olacağın inandığım yüzüyle burcu’yu yerleştiriverdim 🙂

koşarken belli olmaz, tam da hayal ettiğim gibi içinde kahve kokusu olan, merak ve heyecan olan, ursula’nın ruhunun değdiği bir gazeteci hikayesi; kadın cinayetleri, sosyal medya yalanları, karakterleri ve ilişkileriyle bugünün, koşarken belli olmayan hayatların kitabı.

ve elbette kitabın bir playlist’i var.

merakla ve fakat niye bilmiyorum sakince okuyorsunuz yada ben öyle yaptım. kim yaptı sorusunu merak ettiğim halde hızla okuyup bitirmek gibi bir çabam olmadı.

siz ne yaparsınız bilmem…

***

aslında okuyup radyoda bu kitabı anacağım gün varlığından emin olduğum playlist’i çalarım diye düşünüyordum ama ankara dönüşü havaalanından eve giden otobüste kitabı okurken chinawoman, lovers ar strangers‘ı söylemeye başladığında benim için kitabın şarkısı bir anda o oldu.

evet

michelle gurevich

lovers are strangers 

diyor.

18
Nov

sabah yedi gibi kalktım…

geceden dağınık bıraktığımız salondaki ince battaniyeleri katladım, koltukların yastıklarını düzelttim, ütü masasını yerine kaldırdım, içecek bardaklarını, boş tabakları toparlayıp mutfağa koydum. sonra çocukları kaldırdım; a. okula, t. ise çalışmaya gidecekti. onların odalarındaki kirli bardak ve kupaları da toparlayıp mutfağa getirdim. kahvaltı için peynirli kanepeler ve t ile bana kahve yaptım. mutfağı ekmeğin, yumurtanın beyaz peynirin bir araya geldiğindeki nefis kokusuyla harmanlanmış kahve kokusu sardı. bu kokunun çocukların hafızasına kazınmasını istedim. çok ama çok ileride aynı kokuyu duyduklarında bu sabaha savrulup geri geleceklerdi çünkü. bunu biliyorum. bunu biliyordum ama sevgili nurşen’in kitabıyla emin oldum…

evet nurşen bir kitap çıkardı ve kitabı okuduğum günler boyunca beni elimden tutup çocukluğumun bütün tadlarına ve kokularına aldı götürdü.

mutfağın hatıra defteri‘ni bir sabah serviste karanlığın içinde giderken okumaya başladım. ananesini anlatmaya başladığı ilk satırlarda gözlerimden yaşlar boşandı ve o kocaman, bahçesinde havuz olan,  patates çiçeklerinin açtığı ve gece sefalarının kokularının yayıldığı eve gittim. ilk aklıma gelen tat, tahtadan ekmek teknesi ile yukarı fırına götürülerek pişirilen ekmeklerin kalın dilimler  halinde kızartılmış ve nemlendirilerek üzerine nane ve tuz serpilen halleriydi. belki de benim tat evrenimin en sade ama en leziz hali o nefis naneli ekmekler. sonrasında onun incecik açtığı patatesli kıymalı gazel börekleri, oklavadan çekmesi, kurban bayramlarında büyülenmiş bir halde onun işkembeleri, kelleyi temizlemesini izlemem, erkek soğanı dediği taze soğanların kartlaşmış ve tohuma kaçmış halleriyle yaptığı o inanılmaz güzel yemek, su böreği pişirirken suda haşladığı o tuzlu nefis hamurların, bana bir parçasını vereceğini bilmemden ötürü parçalanmasını hayal etmem ve onun o yumuşacık, sessiz ve benim mutlu bir çocukluğum olmasının en büyük nedenlerinden biri olan katıksız sevgisi geldi…

sonra kitap boyunca annemin nefis pastaları, mercimek ayıklamayı sevmediği için bize mercimek çorbası yapmaması, öğle zamanları babam olmadığı için yapılan nefis papara, babamın yaz mesailerinden çıktıktan sonra eve gelirken aldığı kumrularla yaptığımız peynirli domatesli yeşil biberli sandviçler, babamın bir uçak yolculuğu yapıp bize tüpün içinde getirdiği zeytin ezmelerine olan şaşkınlığım, yaz akşamları uzun uzun balkonda yemek sonrası karpuz çekirdeği çıtlamalarımız, ablamla annemler bir yere gittiğinde annemizin sakladığı şeker ve kurabiyeleri aramamız ve elbette ablamın sayesinde hep bulmamız, bütün aileye yapılan bidon bidon yeşil zeytinleri annemin çiçekli sofra bezlerine yığarak, yerde hep birlikte dilimlememiz, tepside dikkatlice tahılların ayıklanmasını izlemekten aldığım keyif, emsal annenin o yağlı ve deli gibi lezzetli mutfağı, pofidik tahinli lokulları, çatal uçlarıyla ve haşhaş kapsülleriyle süslenen karanfilli hamursuzları, burdur’da koç dedenin yenci mahalle’deki evinde yer sofrasında tek bir tabaktan yenen bayram sofralarının güzelliği ve son lokmanın koç dedenin olmasını asla anlayamamam, yine aynı evde kadınların toplanıp kilolarca erişte kesmesi ve o öğlen taze taze yenilen eriştenin tadı, halamın efsane reçelleri ve içinden nefis tuzlu salamura peynirler taşan poğaçaları, amcamların evindeki kayısı ağacının olduğu bahçeye inen merdivenli bir balkonu olan mutfakta tereyağında kavrulan şehriyelerin kokusu ve kalabalık olunduğunda çocuk masası hazırlanan bu mutfakta benim hem küçük hem de biraz sessiz bir çocuk olarak kaynatan değil de izleyen ve sessizce eğlenen çocuk hallerimi hatırlamam, gizlice yiyeceğim derken az daha boğulmama neden olan çiy arap kadayıfı, yerken kusacak gibi hissettiğim bamyalar ve biber dolması kabukları, midemi kaldıran ciğer kokusu, tekirova’ya pikniğe gittiğimizde dursun abi’nin mangalda pişirdiği bol otlu çökelek doldurulmuş dolmalık biberler, izmir’e gülay teyzelere gittiğimizde fritözde kızaran tavukları uzaydan gelen yepyeni bir şey yiyormuşum hissiyle yemem, büyük dayılara gittiğimizde boş gitmeyelim diye götürdüğümüz bütün tavuğun en güzel parçalarını dayının oğlanların yemesine gizli gizli öfkelenmem ve o evde sadece kümesten yumurta alacağımın heyecanıyla yatıya kalmalarım, nihal teyzelerin yazın konyaaltındaki obasına giderken kocaman bir karpuz, börek, zeytinyağlı dolma götürmelerimiz, nihal teyzelerin sıkça balık kızartması kokan evi ve yaptığı keçi ayaklarının lezzeti, evde televizyon olmadığından zafer amcalara uzay yolu izlemeye gittiğimizde yediğim haşlanmış zeytinyağlı börülcenin ömrüm boyunca unutmayacağım tadı, ekşiyen tarhanın kokusu ve inanın daha bir sürü koku ve tad nasıl geri geldi anlatamam…

bütün bunlar bir yana kitabı okurken, nurşen’le  çocukluğumuzdaki bazı şeylerin benzerliğine inanamadım. bunları seninle bir araya gelince ve sımsıkı sarılınca konuşacağız nurşen…

bazen ekmeğin ve meyvenin masum olduğu, koynu, elleri mutfak kokan annelerin, ananelerin, babannelerin olduğu bir  zamanda yaşamak istiyorum… sade sofraları özlüyorum… yolculuklarda kenar mahallelerden geçerken o kırık dökük, sıvasız, kat çıkmak için demirleri açıkta bırakılmış evlerde lezzetli ve geçmişte kalan yemekler olduğu hayal ediyorum… şimdi yediklerimizle olan ilişkimizi, televizyonlarda fikirlerini kusar gibi sunan doktorlar belirliyor. yoğurt ve ekmek yapmalar, turşu kurmalar,  bu zamanın hobileri. ama yediğimiz hiç bir şeyle gerçek bir bağımız yok artık…

***

45 yaş üstünde, sabit gelirli bir ailenin çocuğu olarak anadolu’nun küçük kentlerinden birinde yaşadıysanız bu kitap size çocukluğunuzun ruhunu vadediyor; gidin ve sarılın derim…

şimdi, elbette mutfak masasında bunları yazarken ve ocakta kaynayan sütün kokusunu içime çekerken sözü nurşen’e bırakıyorum:

“... Bir yıl sürdü küçük kızın kapısı bahçeye açılan o evdeki yaşamı. Ağzında muz tadı, kulaklarında her pazar tepesine yumrukla vurulmadan çalışmayan siyah radyodan yayılan Zehra Eren tangolarının ezgileri, burnunda sonbahar kokusu, gözlerinde alınmamış sabah uykularının mahmurluğu ve kalbinde ayırdığı çok özel bir yerle ayrıldı küçük yuvasından. Şimdi bir başka ev, başka komşular, başka heyecanlar vardı yaşanacak…

elbette zehra eren dinliyoruz ve

ne olurdu sen benimle olsaydın 

diyoruz.

14
Nov

ses olsun…

bir nefes olsun diye

kalben geliyor şimdi

ve yara 

diyor.

6
Nov

insan çok fazla çalışıyorsa…

dünyaya bakmayı bırakıyor ve kendi sesini unutmaya başlıyor… bir süredir durumum bu; yaşadığım hayatın bana olan yan etkisi; llaçlar gibi bir yandan sağalırken bir yandan zehirleniyoruz…

dün uzun bir aradan sonra dünyaya bakmaya gittik. bulutlu nefis bir göğün altında, sadece dalga ve martı seslerinin olduğu kumsalda, bir kaç kaçamak yapan çift, anne ve babasıyla sahile gelip paçaları sıvayıp denize giren bir oğlan, üç balıkçı ve biz vardık. bir ses de ayaklarımızın altındaki deniz kabuklarının sesiydi. bütün sahil, deniz kabukları, yosunlar, deniz bitkileri, yengeç ve deniz yıldızı ölüleriyle kaplıydı, bir de mahzun ve zarif bir şekilde yatan bir karabatakla karşılaştık. onun cansız bedeniyle karşılaşmak bizi mahvetti tahmin edersiniz ve ‘neden acaba diğer ölü bedenlerden çok bu bizi etkiledi’ diye düşündük; kendimize daha yakın hissettiğimizden muhtemelen… çantamdaki kağıtla bir külah yapıp deniz kabukları topladım ve deniz yıldızı, yengeç gibi cansız bedenlerden örnekler aldım eve götürmek için…

dünyaya bakmayı gittiğimiz yer bayramoğlu halk plajıydı. yıllardır merak ederim bayramoğlu’nu, sonunda gördüm… istanbul’un bu eski yazlıkçı mekanı terk edilmiş gibiydi. çınar ağaçlarının gökyüzünü tamamen kapattığı dar sokakları ise inanılmaz güzeldi. çay kahve içecek tek bir yer bile bulamadık; muhtemelen yazın cehennem gibi oluyordur ama bulduğumuz hali bizi daha fazla mutlu etti…

***
yine uzun bir sessizlik oldu burada. hep daha çok yazmalıyım diyorum ama olmuyor. bunu kabul etmeliyim belki de.

bu uzun sessizlik döneminde paul verhoeven’ın elle’sini izledim ve nefret ettim. isabelle huppert’in oyunculuğuna bir diyeceğim yok ama paul verhoeven’in kadına bakışında bir sıkıntı olduğu muhakkak bence. elbette her filmin bir mesajı olmalı gibi bir derdim yok ama bu filmin neden yapıldığına dair en ufak bir fikrim yok; komediyle dram arasına sıkışmış bir saçmalıktı o kadar benim için.

mindhunter adlı yeni diziye başladım ve bitirdim. polisiye severlere şiddetle tavsiye ediyorum… atmosferi, oyunculukları, hikayesi ve müzikleriyle şahane bir dizi…

ursula’nın son çıkan kitabı anlatış’ı okudum ama aklım yerindeyken tekrar okuyacağım. insan dünyaya hakkaten bakamıyorsa ve kendi sesine bile yabancılaşmışsa ursula okumamalı…

***

şu sıralar faure dinliyorum; güzün ışığına ve ruhuna uygun onun müziği.

şimdi birlikte dinleyeceğimiz parça,

d minor  I. allegro ma non troppo

sesi açın… her şeyi bırakın ve bir süre sadece uğultunun arkasında bıraktığımız dünyaya bakın…

18
Oct

dün yazamadım…

şu anda çorba olmuş bir kafayla ‘ne olmuştu?’ diye düşündüğümde hiç  bir şey hatırlamadım bir an…

biraz hafızamı zorladığımda, sabah nefis bir melodiyle güne başladığımı, sonra ofise geldiğimde kıpkırmızı olan kahve çekirdeklerimin beni nasıl heyecanlandırdığını hatırladım. sonra çalıştım…

o nefis melodi bir elvis cover’ı

the wonder of you

idi.

öğleden sonra ise büyülü ormandan geçip anlamsız bir toplantıda anlamsız iki saat geçirdim. ormanın büyüsü çok geride kalmıştı…

akşam malum, bir hafta içi akşamının olağan ritmi… servisle eve dönüş, ufak bir alışveriş, erişteli yeşil mercimek ve yanına cacıkla, otlu avakado… yine a’yı mutlu eden bir akşam yemeği; avakado hariç tabii. o banaydı.

sonra müzik eşliğinde mutfağı toparlama ve a ile dizi keyfi; benim genellikle ortasında uyuyakaldığım keyif.. onda uyuya kalıp ikide uyanıyorum epeydir…

dizi,  broen, yani köprü. isveç danimarka ortak yapımı bir polisiye. daha önce bu dizinin ingiliz fransız ortak yapımı olan the tunnel yani tünel’i versiyonunu izlemiştik. hangisini daha çok sevdin derseniz sanırım hislerim ikinciden yana. ama broen‘in atmosferi, renkleri ve ruhu bambaşka… kuzeyliler bizimle kesinlikle aynı ruhta değiller. ama benim asıl anlamadığım kırklarıma kadar ruhum daha sıcak iklimlere ve özellikle afrika’ya yakınserken şimdi neden kuzey’i bu kadar çok seviyorum?

***

bu sabah akşamdan kalan avokado ile peynirli ve salatalıklı bir sandviç yaptım kahvaltıya. bunu mutlaka deneyin derim. bir avokadoyu maydanoz, dereotu ve taze naneyle blenderden geçiriyorsunuz ve limon ekliyorsunuz; hepsi bu… meze olarak yemek isterseniz içine sarımsak da ekleyebilirsiniz ve elbette zeytinyağı. ama bence avokado tek başına yeterince yağlı bir şey…

sonra bütün gün eğitim vardı. zaman yönetimi eğitimi alıp bütün bir günümü kaybettim. berbattı… hocadan nefret ettim; özensiz, ukala, egosu tavan yapmış bir akademisyen. üstelik saçma sapan örnekler verirken neşet ertaş’a laf etmez mi? ‘burada dur‘ dedim içimden, nefesim kesildi, sesim çıkmadı. ‘sen kim oluyorsun da neşet ertaş‘a laf edersin?’ demek istedim… diyemedim, sanırım bu içime dert olacak…

bunları serviste yazıyorum… dışarıda nefis bir günbatımı var… ve neşet ertaş dinliyorum elbette.

ahirim sensin

diyorum.

 

 

 

 

16
Oct

bugün başağrımla birlikte…

evdeydim. sabah ev halkı gittikten sonra tekrar biraz uyumaya çalıştım. sonrasında kalkıp bir şeyler yedim ve ortadaki ütülenmiş çamaşırları yerlerine yerleştirdim. bunu yapmak ütüyü yapmaktan daha zor geliyor…

öğleden sonra bir şeyler okumaya çalıştım ama olmadı; yarım yamalak bir şeyler izledim.

sonra çocuklar geldi…

a.’nın dün yaptığı badem sütünden kalan badem kırıntılarıyla çikolatalı kek  yaptım. pırasa ve bulgur pilavi pişirdim.

yarim a. biraz geç geleceği için çocuklarla yemeği yedik, ikisi de bayıldı ve a. beni bu akşam ‘master mom’ ilan etti 🙂

şimdi t.’nin yaptığı kahvemi içiyorum ve bunları yazdıktan sonra cake dinleyerek mutfağı toparlayacağım.

evet i will survive 

ile cake dinlemeye başlayalım

 

15
Oct

en son…

11 ekim günü yazmışım; yani beş gündür yazmıyorum…

bir kaç ayrıntı dışında hayat normal ritminde aktı. yattım, kalktım, işe gittim, döndüm… evin ritmi aynen devam etti… aynı itiş kakış, aynı debelenme, memleketin aynı anlamsızlıkları sürdü…

daha dibi var mı?‘ derken daha da derinlere inmeye devam ettik; buradan çıkmak pek de kolay olmayacak…

olan farklılıklara gelince…

yeğenim e. , kurabiyem gitti… artık kocaman bir kadın ama hala benim kurabiyem; haşarı, ne yapacağı pek de olmayan küçük serserim benim… onun buradaki varlığı son günlerde bana gelen en iyi şey oldu sanırım.

perşembe günü bir anlamda evren değiştirdim; atlarla beraberdim. ayrıntısına giremeyeceğim… bütün gün, etrafımdaki uğultunun ötesinde, gözlerimi inanılmaz güçlü olduklarını hissettiğim atlardan alamadım ve  içimde patti smith‘in land şarkısını döndürdüm durdum…

***

dün uzun bir aradan sonra bahar ile buluştum… bazı anlar derin bir nefestir, sizi hayata bir anlamda geri döndürür; dün de öyleydi…

sonrasında a. ile keyifli cumartesi günlerimizden birini geçirdik; alışverişi ve konuştuklarımızla tam bir kız etkinliğiydi…

eve döndükten sonra kulağımda jentrol tull bangır bangır çalarken temizlik yaptım. çocuklar odalarını kendileri temizlediler…

temizlik için locomotive breath nefis bir eşlikçi, aklınızda olsun.

***

bugünse çamaşırla, ütüyle ve çalışarak geçti.

şu an tezer yan tarafımda deneysel bir tarhana çorbası pişiriyor ve ada badem sütü yapıyor.

bense az sonra çalışmamı bitirip ilk taslak olarak ileteceğim.

***

bugün büyük ölçüde ane brun‘un son albümünü dinledim.

bu nedenle bir nick cave cover’ı dinleyelim ve

into my arms 

diyelim.

 

 

11
Oct

dün eve dönüş yolu sıradandı…

trafik çok yoğun olmamakla birlikte artık 25-20 dakika geç iniyorum. bir süre servis arkadaşlarımdan biriyle iş yeri dedikoduları yaptık, sonra camdan dışarı seyrederek öylece oturdum; okuyamadım, uyuyamadım. ghostpoet‘in yeni albümü darkdays + canapes‘i döndürdüm durdum. albümdeki en sevdiğim parça

woe is meee

akşam kalan nohut’un yanına bir pilav ve salata yaptım; yemek hazırdı…

yemek yaparken çocuklar yanımdaydı… bağrış, çağrış, gürültülü ve kahkahalı bir zamandı bu. a. okuldan alışkanlığıyla avazı çıktığı kadar bağıra bağıra ve nefessiz konuşuyor bazen. sustuğunda nasıl bir gürültünün içinde kaldığını fark ediyor insan 😉 bir ara bana gelen bir kaç virüs içerebilecek spam mesajı anlattığımda, dehşete kapılarak ve kocaman kocaman gözlerini açarak “… neden insanlar böyle kötülükler yapıyorlar, bir insan neden kötü olur, kötü olmayı tercih eder” dedi.

artık masal evreninde olmayan ve henüz yetişkin dünyasına da girmemiş 12 yaşındaki bir çocuğa kötülüğü anlatmanın kolay bir yolu yok…

o anda ne söyleyeceğimi bilemediğim için soruyu geçiştirdim ve “oluyor işte” dedim…

sonra bir ara yine a. döndü bana “biz sana her türlü derdimizi anlatıyoruz, sen de anlatmalısın” dedi.

ve ardından t. “evet dinliyoruz” dedi.

iki çift kocaman göz merakla bana bakıyorlardı.

soruyu tiye alıp geçiştirdim. a. ne yaptığımı fark etmedi ama t. huzursuz oldu. çünkü 21 yaşında ve yetişkin olmanın hemen eşiğinde o… (8.30)

***

yoruldum…

çantamdaki yeşil elmayı çıkarıp ikiye böldüm…

yerime oturdum, bir ısırık aldım ve biraz nefes niyetine, biraz kaçmak için uzun süredir dinlemediğim bir albümü dinlemeye başladım…

hadi birlikte dinleyelim.

özlem bulut

sorma nereye

diyor. (16.08)

 

 

1 2 3 19
Skip to toolbar