dünyanın bir radyosu
radyo z
21
Jan

yitirme yaşlarımıza gelmiş durumdayız…

bir kaybın acısı dinmeden yeni bir tanesi geliyor…

dün de bu hayattaki en fazla sevdiğim yazarlardan birisinin daha, michel tournier’in kara trene bindiğini öğrendim.

tanışmam üniversitenin son yılına denk geliyor. sahip olduğum ilk kitabı veda yemeği‘ne 92’aralık notunu düşmüşüm. savrulup durduğum üniversite yıllarının sonunda denk geldiğim bu kitap, kafamdaki taşların yavaş yavaş oturmaya başlamasının başlangıcındaydı sanki… sadece başlangıç elbette; 50’nin hemen hizasında bunu biliyorum artık…

Kadın: “Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız sözcüklerden yapılmış bir evdi”

Erkek: “Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana titreşen iki alabalık gibi olacağız.”

diyen kadın ve erkeğin ne demek istediklerini o zaman hiç anlamadığımı şimdi çok net görüyorum. bazı kitaplara dönmek lazım; döndüğün, okuduğunu sandığın kitap olmayacaktır çünkü…

 

bizim memlekette kocalar karılarına doğumlarda ya altın “takarlar” ya saat alırlar. ali bana tezer’in doğumunda tournier’in son çıkan kitabı olan kızılağaçlar kralı‘nı almıştı. bir meydan muhaberesi gibi geçen ve saatler süren doğumun ardından, altındağ’daki doğumevi’nin odasında verdi bana kitabı. üstelik, tezer’i biz kara kaşlı kara gözlü bir oğlan olarak beklerken o hafif kızıl ve bembeyaz bir bebek olarak gelmişti. doğumdan dolayı hem tezer hem ben çok yorgunduk. o karnını doyurma ihtiyacı bile duymadan saatlerce uyumuştu, bense hayatımda hiç yaşamadığım bir heyecan ve mutlulukla beraber, tamamen dağılmış haldeydim…

kitabın ilk sayfalarına “Tezer geldi. Karla, buzla, soğukla” yazmışım. sıcaktan nefret eden, kapalı havaları, soğuğu ve her türlü yağışı seven bir adama dönüşmesi bundan belki de… ve kitabın ilk satırları nasıl da tezer’e uygun; çocukluğunda uzaydan gelip, uzaya gidecek olacağımıza inanan oğlumuza…

Bir de, zamanın karanlıklarından çıkageldiğime inanıyorum. Öldükten sonra kendilerini neyin beklediğinden deli gibi kaygılanan, ama doğmadan önce ne olduklarıyla zerrece ilgilenmeyen insanların vurdumduymazlıkları da tepemin tasını fena halde attırıyor…

aslında “karanlık” bir kitap bu… Kızılağaçlar Kralı, herkesin kendi halinde bir oto tamircisi sandığı, oysa masallardaki tenobur devleri çağrıştıran, kökeni yıldızlar ve gezegenler evreninde olan, zamanın ölçüsünden sıyrılan, ancak güncel olaylar içinde de yaşamak zorunda kalan abel tiffauges…

şimdi tezer 20 yaşında; kitabın içinden çıkan resimdeki çizimleri yapan çocuk değil  ve sanırım bu kitabı da yeniden okumalıyım…

 

çalı horozu adlı bir diğer öykü kitabını, 93 yılının 21 mart günü doğum günü hediyesi olarak bana sevgili demet almış ve üzerine “gülmeyi bilen z…‘ye yazmış.

artık öyle gülüyor muyum emin değilim…

 

ve burada anmak istediğim son tournier kitabı altın damla. bu hayatta en çok hediye olarak aldığım kitap. inanılmaz güzeldir. berberi bir gencin, idris’in, köyünden kalkıp paris’e yolculuğunun sonunda ‘görüntüler dünyasında yolculuk yapabileceği yeni yol buluşunu’ anlatır… mutlaka okuyun derim…

 

şarkımız,  idris’in yoluna çıkan mısırlı terzi mohammed amouzine’in tutkun olduğu ümmü gülsüm‘den gelsin.

“… Ama onu yakıcı coşkuya sürükleyen şey özellikle Ümmü Gülsüm’ün olağanüstü sesiydi. Mısırlı Terzi ‘Delta Bülbülü’ne, ‘Doğu Yıldızı’na, sadece sonunda ‘Hanım’ denilene doymak bilmiyordu…”

evet ümmü gülsüm

enta omri, ‘sen benim hayatımsın’ diyor

 

***

şimdi söz verdiğim gibi, SonikHanım‘ın sorularını yanıtlamaya devam edeyim…

ilk soru “etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

bu soruyu biraz parçalayacağım;

birlikte çalıştığım arkadaşlarım bir metni gönderip, “nasıl, olmuş mu, çok mu sert, derdimi anlatıyor mu…” gibi sorular sorar,  bazen de fikir almak için gelirler.  bir arkadaşıma göre kapıya bir kutu koymam gerekiyor, ciddi para kazanabilirmişim 😉

pek çok kişinin sorabileceği, daha yaygın sorular; “şu yemeği nasıl yapıyorsun, bir şarkı vardı hatırlıyor musun?” gibi şeyler,

tabii evde benim her şeyin yerini ve kaybolan her şeyin nerede olduğunu bilmem gerekiyor. bir de niye bilmem, bütün hastalıklar konusunda fikrim varmış gibi sağlıkla ilgili her şey bana sorulur 😉 belki ailemin hastane ve hastalık maceralarından ötürü, ortalama bir insana göre biraz daha fazla “fikir sahibi” olmuş olabilirim; bir de hasbelkader yaşam bilimleri okumanın etkisi var tabii 😉

***

ve diğer soru “her zaman ve bazen özlediğin iki şey

her zaman özlediğim babam… bazen özlediğim şeyse çocukluğumun antalya’sı ve oradaki ben

 

19
Jan

bir kaç gün önce sevgili…

leylakdalı sayfasında bir “çelınç” duyurusu yaptı. duyuru sahibi bir başka blogger  olan SonikHanım‘dı… blog sayfaları epeydir genel olarak sessiz çünkü anladığım kadarıyla. her ne kadar gündem, bıkmışlığımız vs gibi nedenler bu sessizliğinin nedeni gibi  görünse bile belki de blog devri sona erdi. çoktandır herkese çeşitli ortamlarda,  fotoğraf paylaşıp, altına kısa bir not düşmek daha kolay geliyor sanki. sözcüklerden  ekonomi yaparken, hayatı özet geçmeye ve “tüketmeye” iyiden alışıyoruz…

aslında bu iş 17 ocak günü başladı ve üzerine yazılacak 17 soru var. ben bugün ilk 3 soruyu toplu olarak yanıtlayıp devam edeceğim; peşinen her gün bir soru yanıtlama sözü vermeyerek tabi 😉

“beş sözcükle kendini anlat” sorusunun yanıtı olarak içinde hiç bir hiyerarşi barındırmadan yazacaklarım;  

karga ve ejderha sever

müziksiz, kitapsız, yağmursuz, kahvesiz ve şarapsız  olmaz hissi hayatına hakim

kız çocuk, kızkardeş, teyze ve anne 

hüzün ki en çok yakışandır bize / belki en çok anladığımız” dizelerine elinde olmadan vurgun

hayattaki tek kutsalı mutfak


olan biri… tabii 5 sözcük olmadı farkındayım; bu konuda ısrar varsa kalınlaştırılanlar ilk tercihim 😉

***

kalbimi kazanmanın 5 yolu” sorusuna yanıt olarak, yine bir hiyerarşi gözetmeden ve meseleyi fazla “kişiselleştirmeden”;

gözlerini kaçırmadan konuşanları,

ötekileştirmelerin topuna karşı olabilenleri,

sade yaşamayı ve her şeyi az tüketmeyi  yaşam biçimi haline getirenleri

kendinin farkında olan insanları

yaptığı işi ciddiye alarak yapanları

peşinen severim diyerek yanıtlayacağım.

***

hayatın bir kitap veya film olsa türü ve adı ne olurdu?” sorusuna ise

bir novella ve adı lise yıllarımdan beri aklımdan çıkmayan bir dize olan “zamanlama yanlışıdır yansıyan düşlerime” diyorum. antalya lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış bir şairin, abdullah şanal’ın kitabından bu dize…

***

son olarak bunlara ek yapayım ve “hangi şarkı olmak isterdin?” diye sorayım ve onu çalayım.

billie holiday‘den

you go to my head

diyorum.

11
Jan

dün gece esmeye başlayan…

sert bir rüzgarla kar yerini bulutlu ve hafif güneşli bir güne bıraktı. gündemin, hayatın sertliği 3-4 gün karla kaplandı sanki; istanbul ahalisi kendini karın büyüsüne kaptırdı / kaptırdık…

bu kar macerasında benim için en heyecan verici olan evdeki çalışma masamın ardındaki pencerenin panjurunda oluşan  buz sarkıtlarıydı. onun dışında kar her zaman benim için pencerenin ardında kalması gereken bir güzellik ve elbette kar kristallerinin büyüsü…

bu kar fırtınasına paralel bir de “iş fırtınası” yaşadım ama o da şimdilik geçti ve yerine bir lodos etkisi bıraktı; biraz basınç, biraz baş ağrısı, biraz da kalp çarpıntısı. bir sonraki fırtınaya kadar…

***

2016’da çok az okudum. toplam 17 kitap. adlarını saymaya gerek yok elbette ama son kitabı, yastıkname‘yi burada mutlaka anmak istiyorum. ‘Kitap Çevirmenleri Girişimi’ bir çeviri projesi bu. türkiye ve dünyanın dört bir yanından 83 çevirmen, 1000 yıl önce japonca yazılmış bir metni ingilizce, fransızca, ispanyolca, almanca çevirileri ve japonca aslı üzerinden türkçe’de kazandırmışlar. kitaba dair özet bilgiyi tuncay birkan’ın sunuş yazısıyla vereyim:

“...Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekâlâ “Başucu Kitabı” da diyebileceği Makura no Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor. Düz çevirisiyle “kalemi izle”, daha dolambaçlı bir çeviriyle de “kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz” denebilir belki zuihitsu’ya. Yani kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname. Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası’nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde “deneme” adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir.” ….

Kitabın yazarı Sei Şonagon’un 965 ya da 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihiyse bilinmiyor, ama o dönemki kaynaklar tarandığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmış. Zaten Yastıkname’de yazdıkları dışında hayatı hakkında pek fazla bilgi yok. Ön adı bile bilinmiyor; “Sei”, soyadı Kiyovara’nın ilk karakterinin Çince’deki okunuşu, “Şonagon” ise o dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli nedimeler için kullanılan genel bir unvan….

 

yılın son ayına yayılacak şekilde ağır ağır okudum bu kitabı. okuduğum her an, usulca başka bir evrene savruldum. zamanın ağır ağır aktığı, görüntülerin, seslerin, kokuların, dokuların, tatların, her şeyin yaşayan nefes alan her canlıya dokunduğu bir evrendi bu; şimdi neredeyse yitirdiğimiz, ayrıntıların evreni…

ve bu saraylı nedime onu saran evrenin tamamen farkında, akan zamanı her hücresiyle hissetmiş ve kaydetmiş bir kadın. bazen okurken seçkinci halinden, kadınlara mahsus detaycılığından ve huysuzluğundan nefret etsem de, bizden bin yıl önce yaşamış bu kadına bağlandım.

“… ne kadar garip ya da nahoş olursa olsun aklıma ne gelirse yazdım” demiş.  aslında belki bugün bizler de aklımıza ne gelirse bir yerlere not düşmeliyiz. hem unutmamak için hem de etrafımızda olan şeyleri, hayatı, fark etmek için… her şeyi büyük bir oburlukla tüketirken, aldığımız nefesi bile hissetmiyoruz çünkü.

‘şaşırtıcı ve üzücü şeyler’den biri olarak not düştüğü ifadeyi okuduğumda gülümsedim. bizim “devrilen öküz arabalarımız” bambaşkaydı ve fakat bir rüyadaki gibi sersemleme hissini yaşadığımızdan pek emin değilim artık…

Bir öküz arabası devrilir. İnsan, böylesine sağlam, büyük bir nesnenin sonsuza dek tekerlekleri üzerinde kalacağını zanneder halbuki. Bir rüya gibidir, sersemletir insanı, ağzın açık kalakalırsın.

veya zarif şeyler diye kaydettiği;

Menekşe rengi bir yeleğin üzerine giyilmiş beyaz bir palto.
Ördek yumurtaları.
Yepyeni gümüş bir kâsede sunulan, içine küçük buz parçaları atılmış liana şurubu.
Necef taşından yapılmış tespih taşları.
Mor salkım çiçekleri. Karla kaplanmış erik ağacı çiçekleri.
Çilek yiyen şirin bir çocuk.”

basit, her şeyin en yalın ve sade halleri… böyle şeylere zarif diye baktığımızı düşünmüyorum artık… böylesi zariflikleri fark etmiyoruz bile…

her satırın aynı keyifle okunmayacağı bir kitap bu; bazı yerleri atlayarak okuyabilirsiniz hatta. ama edinin derim, etrafınıza biraz daha dikkatli bakacağınız, seslere kulak kabartacağınız, kokuları hissedeceğiz muhakkak çünkü.

***

müziğimiz ludovico einaudi‘den

elegy for the arctic‘i

olsun.

kaybettiğimiz‘ her şey için.

 

 

5
Jan

koşarak dışarı çıktım…

çalışmaktan yoruldum çünkü. başımın içini uğultu dolu bir çuval gibi hissediyorum; sol yanında küt bir ağrıyla uğultunun derinliği artıyor… akşam saat 8.30’a kadar yine buradayım üstelik…

dışarıda, bizim sırılsıklam olmuş sarmanla, ışığı seyrettik. daha doğrusu ben de seyrettim o paçalarıma sürtünerek beni ıslattı. iflah olmaz bir sevgi manyağı bu kız. kime çekmiş bilmiyoruz, ne annesi öyleydi, ne de kız kardeşi ve yeğenleri onun gibi değil 😉 hatta annesi nemrutun tekiydi…

sonra ofise döndüm. çayımı içerken ben howard dinlemeye başladım ve size bunları yazıyorum… ses olsun diye…

evet ben howard

under the same sun

diyor.

 

 

 

 

3
Jan

lhasa de sela ve john berger’in istanbul buluşması…

O gölde buzlarla çevrilmiş, binlerce yıldır ölüydüm.
Uyandırdın.
Uyandım ve yanmış bir ormanın sisinde buldum uykumu.
Geceye yapıştı gövdem.
Bir buzulun derin ışığından tene akan beyazlık
hatırlattı;
o gölde yürüdün sen.
ten ve iz bırakarak.
Bejan MATUR

mart, 2010

John Berger, Lhasa de Sela dinler miydi? Yada Lhasa de Sela, John Berger okur muydu? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey Berger’in kitaplarına sirayet etmiş melodilerin Lhasa’ya uyduğu. Yada Lhasa’nın o inanılmaz dinginliğinin, hüznünün Berger’in satır aralarına sızdığı…

Üç yıl aradan sonra, tekrar elime alıp okumaya başladığım “Buluştuğumuz Yer Burası”na Lhasa de Sela eşlik etmeye başladığında bu istanbul buluşması kendiliğinden ortaya çıktı. Bizi bir araya getiren neydi derseniz; sözü Berger’e bırakmak en iyisi:

“… Yüzeysel bir bakışla, merak… bizi bir araya getiren aynı hüznün sözsüz kabulüydü…”

***
Kabataş İslekesi’nde vapurdan indim… İskelenin yan tarafındaki çay ocaklarından birinin masasına iliştim. Her ikisi de buraya gelecekti… John Berger, bu sefer İstanbul’da, bir günlüğüne kimselere haber vermeden Lhasa de Sela ile buluşacaktı. Bu randevu onlara ayarlanmıştı… Ben ayarlamıştım… Elimde Berger’in ‘Buluştuğumuz Yer Burası’ kitabı vardı. İçimdeyse Lhasa’nın şarkıları dönüyordu. Katıla katıla ağlamakla, gürültülü kahkahalar atmak arasında bir yerdeydim galiba. Neşeyle donanmış bir histeri hali yaşıyordum ve bekliyordum… Berger’in, Lizbon’da anlattıkları geldi aklıma:

annem ağladığı zaman yüzünü benden başka bir yana çevirmeye çalışırdı….. O ağlarken ben beklerdim, uzun bir trenin hemzemin bir geçitten geçip gitmesini beklediğin gibi.

Ben de bekliyordum ve bu sefer bir kara tren, benim içimdeki hemzemin geçitten geçiyordu. Her bir kıvrımı tren raylarına dönüşmüş bedenimin içinde kayıp giden bir kara tren. Sonra bitti. Lhasa vapurdan indi ve bana doğru yürümeye başladı. Trenin az öne terk ettiği sessiz bir istasyonda, yolcusunu bekleyen biriydim artık. Hava puslu ve ılıktı. Lodos etrafı sarmıştı ve deniz çırpıntılıydı. Birden önümde oturan Berger’i farkettim. Masanın üzerinde henüz çizdiği desen vardı. Lhasa’nın geldiğini farketmiş ayağa kalkmıştı. Ben hala oturuyordum. Sandalyeyi oturması için çekti ve gülümsedi… Tam o sırada dev bir dalga vurdu duvara ve üzerinden aşarak yayıldı beton zemine su zerreleri. İkisi de tepkisizdi; bundan keyif almışlardı adeta. Lhasa hayatı hissetmişliğinden; Berger coşkusundan…

Lhasa’nın omzunun üzerinde ve saçlarının arasındaki kar tanelerini farkettim. Bu dünyadan göçerken, 40 saat kar yağmıştı yaşadığı yere. Sanki bedenine tutunan bu minik kırılgan kar taneleri onu bu hayata bağlamıştı. Genç yüzüne baktım Lhasa’nın ve Berger’in derin çizgilerine… Orada olduğumu biliyorlardı ve hepimiz bugün yokmuşum gibi davranacağımızı biliyorduk… Yine de dayanamadım, “2005’de 14 Temmuz’da istanbul’daymışsın Lhasa” dedim; “o zaman seni tanımıyordum ve kızımı taşıyordum karnımda; doğmak üzereydi.” Sessizce arkasına döndü, gülümsedi. İçimde, love came here çalmaya başladı…

Berger’e “bir kızın var değil mi?” dedi… “Evet, adı Katya. Cenevre’de …. çalışıyordu ve Borges’in mezarına gitmiştik birlikte”… diye yanıtladı Berger.

Borges’in sonsuz uykusunu uyuduğu mezarlık yüksek ağaçların ve geniş çimenlerin olduğu bir mezarlıkmış. Bosnalı bir bahçıvan yol göstermiş. Mezarlıklar, huzurun doğanın sesine dönüştüğü yerler. Dingin ve kuş sesleri içinde. Neden mezarlığa gideriz. Kimin için, toprağa dönüşen bir bedene ağıt yakmak için mi? Yoksa kendi varlığımızı hissedebilmek için mi? Ölülerle geçmişimizin izini sürüyoruz hep ve bazen de bugünkü varlığımızı anlamaya çalışıyoruz. Anlamaya çalıştığımız yasını tuttuğumuz cansız beden değil, kendi kör bedenimizin tanıklığı aslında…Ölülerle, ölülerimizle buluşmak için mezarlıklar değil aslında, kentlerin en kalabalık yerlerine gitmeli. Bugün olduğu gibi. İstanbul’da, bu hoyrat ve kederli şehirde herkesin gölgeye dönüştüğü bugün, en gerçek olan Lhasa değil mi? İçimde dönüp duran sesi ve gülümsemesiyle…

Ben bunları düşünürken, kolunda gül sepeti, şeker pembesi yeleği ve çiçekli şalvarıyla kara bir çingene kadın belirdi yanımızda. Berger’in eline bir gül tutuşturmasından korktum bir anda. Ama yapmadı. Sepetini sandalyeye bıraktı, elini cebine attı. Avucunu Berger ve Lhasa’ya uzattığında kuru bakla tanelerini, bir birinden farklı renkte taşları gördüm. Çingene, kaderimizi kocaman ellerinde tutan dev bir kadına, İstanbul küçük bir şehre, Marmara hüzünlü bir göle dönüştü…
Dokunun” dediğinde, Lhasa çok yakından tanıdığı bu kader oyununa hemen katıldı. Önce kendi parmak uçlarını bakla tanelerine sürdü. Ardından Berger’in yorgun elleri, Lhasa’nın avuçları arasında, tanelerle buluştu. Lhasa bana dönüp, “sen yoksun” dedi… Çingene elindeki bütün taneleri masaya tek bir hareketle savurdu. Hepimiz saçılan kara bakla tanelerine ve taşlara bakıyorduk, ne yazdığını okumaya çalışarak… Çingene baktı, “burada bir şey yok, sadece ölüm var” dedi. Masaya bir kırmızı pörsümüş bir gül bırakarak uzaklaştı…

Ölümünden sekiz ay önce evlendiği yarı yaşındaki Maria Kodama’ya ithaf ettiği kitapta “bu kitap senindir” yazmış Borges dedi Berger ve ekledi:

bu ithafta alacakaranlıklar, Nara geyikleri, yalnız geceler ve kalabalık sabahlar, paylaşılan adalar, denizler, çöller, bahçeler, unutmanın yitirdiği ve hafızanın dönüştürdüğü şeyler, müezzinin tiz sesi, Hawkwood’un ölümü, bazı kitaplar ve gravürler olduğunu söylememe gerek var mı?… Ancak bize verilmiş olanı verebiliriz…

Borges bu dünyadan göçerken kördü… Ve son göreceğinin ne olduğunu çok iyi biliyordu:

Ah bitimsiz gül, mahrem, sınırsız,

Sonunda Tanrı’nın ölü gözlerime göstereceği…

Lhasa, “bu Borges için” dedi… What kind of heart

What kind of heart…

Would blind man choose…

Would blind man choose…

What’s better to wear…

In the dark for love…

In the dark for love…

Lhasa, Borges için söylerken, kendimizi adalar’a giden vapurlardan birinde bulduk… Ayaklarımız vapurun paslı korkuluklarına dayalı, güneşe bedenlerimizi bırakmış, martıların eşliğinde ilerliyorduk… Ve hiç bir yerdeydik… Elealı Zenon dememiş miydi?;

Hareket halindeki şey ne bulunduğu mekandadır, ne de bulunmadığı mekanda.”

Ve Berger, demiyor muydu?;

“… bu müziğin tanımlarından biridir benim için” diye…

Lhasa’da uçuşan kar taneleriyle bir müzikti artık. Ne burada ne de başka bir yerdeydi; yani hiçbir yerde ve her yerde. Adalardan birinde, bir tepede buldum kendimi. Lhasa ve Berger ise onları uzaktan izleyebildiğim küçük bir kumsalda oturuyorlardı. Bunca uzaktan, dalgaların sesini dinliyordum… Lhasa yavaşça bedenini taşlara bıraktı ve sırtını Berger’e dönerek yere uzandı… Rüzgarın üzerinden kayıp gittiğini durduğum tepeden görebiliyordum; bir düşte olduğumu düşündüm; kendi yarattığım bir düşte. John Berger de uzandı. Bedeninin kıvrımları Lhasa’nınkilerle uyumluydu… Kulağına kitaptan parçalar okuduğunu duydum:

“ … yatakta arkanı dönmenin yüzlerce yolu vardır. Çoğu davet edicidir, bazılarıysa ruhsuz. Bir de yanılgıya pay bırakmayacak şekilde refüze etmeyi ifade eden bir sırt dönme vardır. Sırt kemikleri zırh gibiydi…”

Sonra Lhasa’nın omzunda duran kar tanelerini üfledi. Bir anda ikisinin üzerine yüzlerce kar tanesi artarak dönmeye başladı ve bedenlerini sardı… Lhasa Rising’i söylüyordu… Kar taneleri çoğalarak yükseliyordu. İki bedenin birbirine geçtiğini gördüm, lhasa de sela, john berger; john berger lhasa de sela olmuştu adeta… Tek bir bedendiler… kar tanelerinin ve dalga sesinin arasında yükseliyorlardı…

Gün bitmek üzereydi ve veda zamanı geldiğinde boğazda, bir erguvan ağacının altındaydık; deniz ağır ağır akıyordu aşağıda… Gitmeseydin, “Victor Jara’nın hangi şarkılarını söyleyecektin Lhasa” dedim… “Ne önemi var artık” dedi… “Veda vakti” dedim… Erguvanların mor gölgesi üzerimizdeydi… Bu düş benimdi artık ve tek gerçek olan bendim… Berger, Lizbon’a annesinin yanına gitti…

Ağacın altına kıvrılıp uyudum; Hypnos’un derin nefesi üzerimdeydi…” Sonsuz bir uyku dilesem, daha erken” dedim düşümde… Lhasa benim için bir Victor Jara şarkısı söylemeye başladı…

***

son bir not: bu yazı yazıldığında lhasa’nın ölümü çok yeniydi ve onun acısıyla yazılmıştı… şimdi içinde adı geçen herkes ölü artık… çingenenin bakla falı doğru çıktı; “burada bir şey yok, sadece ölüm var”!

30
Dec

doğum günün kutlu olsun patti…

diyerek 2014 yılında yazdığım mektubu tekrar yayınlıyorum; mektuba küçük bir not ekleyerek…

ve patti smith‘den dinliyoruz elbette.

perfect day

***

30 aralık 2016

 

sevgili patti, bu ikinci mektup sana. aslında mektup demek yanlış, ilk mektubun köşesine iliştirilmiş küçük bir not diyelim…

bu yıl seni istanbul’da dinledik; nasıl güzeldin… bir hayal gerçekleşmiş oldu, sen farkına varmadan.

2014’den bu yana her şey daha da beter oldu. katman katman hayatımıza yayılan saçmalıkların arasında, nefes almaya çalışıyoruz bir grup insan. sözcükleri kaybettik; dilimizden, kalemimizden, klavyelerimizden çıktıktan sonra tuzla buz oluyorlar çok kısa bir sürede. sürekli yineleyerek ve sürekli anlamından uzaklaşarak ve içi boşalarak…

1991 yılında, kocam ve iki çocuğumla birlikte, Detroit’in hemen dışındaki eski bir taş evde yaşıyordum. Evimiz, suyunu Saint Clair Gölü’ne boşaltan bir kanala bakıyordu. Yıpranmış duvarları sabah sefalarıyla, sarmaşıklarla kaplıydı; balkon ise coşkuyla büyüyen asmalar ve yaban gülleriyle örtülüydü -onların birbirine dolanmış dalları arasına kumrular yuva yapmıştı. Bahçe hayli bakımsızdı; bitkiler haddinden fazla boy atmıştı. Komşular bu durumu hayretle karşılar, yokluğumuzda bahçemizi adam etmeye uğraşırlardı. Haylaz bahçemiz içinde -gururla-bolca yabani çiçek, çeşit çeşit leylak, iki adet yaşlı mı yaşlı söğüt ve bir tanecik de armut ağacı barındırırdı. Evimizi ve ailemi gerçekten çok seviyordum, ancak o ilkbahar kelimelere dökmekte zorlandığım, feci bir hüzne kapıldım. Çocukları okula gönderip günlük işlerimi hallettikten sonra saatlerce söğütlerin altında oturur, düşüncelere kapılır giderdim. Hayalperestleri yazmaya başladığımda, yaşamıma işte böylesi bir ruh hali hâkimdi.

aklıma hep hayalperestler’de yazdığın bu bölüm geliyor bir süredir. tam da böyle bir hüzün yaşıyorum; yoldan çıkmış bir bahçede değil ne yazık ki, keşke öyle olsa… içinde tutulduğumuz açık bir ‘kafeste’… etrafı tebeşirle çizilmiş bir ‘dairenin içinde’… pespaye, kaba, vasat bir aklın kuşattığı, biçimlendirdiği bir hayatın içine tıkılmış duygusu yaşamaktan kendimi alamıyorum. bir gün önce neye çok sinirlendiğimizi bile unuttuğumuz günler yaşıyoruz…

2016 yılı böyle bitiyor buralarda ve 2017’nin gelişinden ürküyoruz… ve ben senin hayaperestlerde tarif ettiğin gibi bir hayali düşlüyorum, her şeye rağmen…

Pek çok şey hayal ederdim. Mesela pırıl pırıl parlayacağımı… İyi biri olacağımı. Bir dağın doruğunda, gözlerden ırak, bulutlar arasında oturup dünyayı döndüren tekerleği çevireceğimi… Biraz olsun etkim olacağını, bir işe yarayacağımı…”

durum bu… bir kez daha sımsıkı sarılıyorum.

z.

 

 

 

 

mart, 2014

“… Hayalperestlerin o uykulu çayırdaki imgesi, benim de
uykumu getirirdi. Sıra dışı bir görevle aralarında
dolanırdım- dikenlere taşlar basa basa… Görevim,
bir tutam yün gibi uçuşan düşünceleri rüzgarın
pençesinden kurtarmaktı.” PATTI SMITH

sevgili patti,

sana yazmak artık farz oldu. bu lafı bilir misin? var mıdır senin dilinde bunun bir karşılığı? zorunlu yani; dayatılan bir zorunluluk, seçme şansı bırakmayan… oysa sana yazmak neden böylesi bir zorunluk olsun değil mi? hayattan diyeyim; burada, sıkıştığımız bu topraklarda aklımı yitirmemek için.

“neden ben?” dersen, 40 yaş sonrası idolüm olduğun için diyorum. yazdıklarını okuduğumda, şarkılarını dinlediğimde dünyanın öbür ucundaki sana dokunabildiğim için. fotoğraflarına her baktığımda yaşamın izlerini gördüğüm için. sözcüklerinin arasına sızmış, hüznü, kederi, heyecanı ve hayatı hissettiğim için…

aslında bambaşka koşullarda ve bambaşka içerikle bu mektubu yazmak istiyordum. kahveden, senin gençliğinden, robert mapplethorpe’dan, anneliğinden, yitirdiğin çocuğundan, senin gece gezen kızlar’ımdan* biri olmandan ve müzikten söz edecektim ve her şeyden önce hayalperestleri soracaktım sana… ve sana yazmak için her şeyin, içimin dışımın biraz olsun durulmasını bekliyordum; neredeyse ümitsizce.

aslında nefes aldıkça, durulmamıza olanak yok değil mi? hele bu ülkede, unutmaya mahkum edildiğimiz ve fakat unuttuklarımızın birer ölümcül virüse dönerek, bedenimizde hapsolduğu bu ülkede…

geçen gün oğlumla, youtube’dan perfect day yorumlarını dinlerken senin yorumunla karşılaştım. bunu bilmiyordum, nasıl güzel bir sürprizdi anlatamam. büyülenerek dinledim. sonra bir daha, bir daha; bazen sarıyorum böyle. senin takıldığın şarkılar var mıdır? döne döne dinlediği. muhtemelen maria callas ve john coltrane; ben en azından öyle hayal ediyorum. bu mektubu o şarkı başlattı işte. döne döne dinlediğim gibi sana gelecek sözcükleri de içimde döndürdüm durdum…

gezi’de, bize oralardan destek selamı çaktığında “uyanmaları gerekiyordu, uyandılar” demiştin… o zaman inan bize de öyle geliyordu. çocuklar gibi şendik, tamam dedik, bu toprakların üzerindeki ölü toprağı kalktı; bu adamlara mecbur değiliz artık, bu enerji dinmez…

ama şimdi, tüm olanların ardından, o “uyanmanın” gerçek olduğundan emin değilim. bir labirente dönen uykunun içinde, rüyalardan, kabuslara geçip duruyoruz ve her şey gerçekliğini yitiriyor. bu uykudan çıkış yok sanki, ha ne dersin… gözümüzün önünde gencecik çocukları öldürüp, memleketi soyup soğana çevirip, tüm kurumları işlevsiz hale getirip, kendilerinden olmayan herkesi yok sayıp, bizimle adeta dalga geçiyorlar; gözlerimizin içine baka baka ve yalanlar söyleyerek.

ve en çok neye yanıyorum biliyor musun? hayallerimizi elimizden aldılar, sıradan keyiflerimizi, yaratma gücümüzü… hayatımızın tüm alanlarını ele geçirdiler yada biz onlara teslim ettik. çocuklarımız onların tasarladıkları bir eğitim modelinin kurbanları durumundalar ve bir kez kurban olmaları yetmiyor; her aşamada yeniden yeniden kanları dökülüyor ve zihinleri hadım ediliyor. höyküren, bağıran çağıran, karşısında duran herkese “bunlar” diyen ve “bunlara” sürekli hakaret etmekten vazgeçmeyen bir adamın parayla, güçle, korkuyla, cahil bırakarak hipnotize ettiği bir halkız adeta. kendi varoluşunu sorgulamaktan uzaklaşmış, gündelik kaygılara ve gündemin belirlediği tartışmalara gömülmüş, yaratma gücünü hayattan değil, sadece ama sadece bu adam ve avenesinin kirinden pasından alan bir halk olarak gerçeküstü bir distopyayı yaşıyoruz.

bazen kendimi ekranların arasına sıkışmış bir avluda hissediyorum. gök hemen üzerimde, bir umut olarak duruyor. her bir ekranın ardından hayatı yaşamaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz ve orada söylenen her sözcük unutulmaya mahkum olduğunun farkında olarak etrafa bir buhar gibi dağılıyor, kendimiz bile içimizden çıkan her sesi unutmaya programlanmış gibiyiz; aksi durumda yaşamak mümkün değil.

artık ne istiyorum biliyor musun? ne olmuş diye telefonumun ekranından olanları takip etmediğim bir sabaha uyanmak; lou reed’in o olağanüstü şarkısında söylediği gibi sadece mükemmel bir gün’e.

uyansak, berkin hiç uyumamış ve bütün bu olan biteni yaşamamış olsa; ve onlar gitmiş olsalar… gün ağır ağır ışısa, gümbür gümbür bir yağmur yağsa ardından, geriye kalan kanı, pisliği yıkasa, sokaklarda malı mülkü, acıyı kederi, öfkeyi ve hayatı “tüketmeden” yürüsek, bir film izlesek, tadını sevdiğimiz bir şey içsek, sahilde otursak, dalgaları dinlesek, bir ağacın gölgesine sığınsak, başka bir şey düşünmeden; basit, sıradan…

ve hayalperestler** gibi sağa sola dağılmış, tutunmuş, saklanmış umutlarımızı, hayallerimizi toplasak, yanımızda taşıdığımız bir bez parçasını bohça yapıp içinde biriktirsek ve onları bir gün muhtemelen yeniden yitireceğimizi bilerek saklasak…

evet şarkıda dediği gibi patti, “you just keep me hanging on”; beni ayakta tutuyorsun…
varsay, sımsıkı sarıldım…

z.

 

*Gece Gezen Kızlar bir Tomris Uyar öyküsüdür.
** Woolgatherer’in İngilizce’de iki anlamı varmış. Bunu Patti Smith’in Türkçe’de Hayalperestler olarak çıkan kitabıyla öğrendim. İlki çayırlarda otlayan koyunların dikenli çalılara takılan yünlerini toplayan kişi veya çoban; ikincisi ise bildiğiniz hayalperest. Patti Smith, kitabından her ikisine de gönderme yapıyor elbette… Mektubum da öyle…

22
Dec

şimdi 20 aralık 2010’a dönelim…

madem ‘tbt’ diyoruz ve geriye dönüyoruz, bu iyi bir başlangıç olabilir…

“bilirsiniz geçmiş yavaş yavaş silikleşir… önce sesler, sonra sözler, ardından kokular ve görüntüler bir bir kaybolur. bir ölümle, bir anıyla geriye döndüğünüzde, zihninizin size oynadığı oyunlarla birlikte kimi görüntüler geri gelir. siyah beyaz, pusun ardında görüntülerdir bunlar. düş mü, gerçek mi emin olamazsınız. silmek istedikleriniz yok olmuştur zaten; geriye kalan düş kırıntılardır sanki.

az önce annemin telefonuyla, en az 30 yıl öncesinin antalya’sında, bir apartmanın zemin katındaki dikiş atölyesine gittim. melek ablanın, bir aile apartmanında, arka bahçeye açılan dikiş atölyesine. çam ve muşmula ağacı vardı sanki bu bahçede ve içeride kafası ve bacakları olmayan bir sopaya tutturulmuş siyah bir manken; prova için…

bu eve gitmeyi severdim. düğmelerin, iğnelerin, iplerin, kumaşların dünyası annemden dolayı tanıdıktı zaten. bu evse bu işin cennetiydi adeta…

melek abla ölmüş…

‘nasıl olur?’ dedim anneme, şaşkın.

‘olmuş işte’ dedi.

dün gece rüyamda babamı görmüştüm uzun bir aradan sonra. tuhaf bir rüyaydı, hem eski antalya’daydık, hem tatildeydik. hem babamdı, hem başka birisi. geçmiş gibi; silik, belirsiz, şaşıramadığın, bir şaşırtmaca içinde.

ölüm gibi…

huzur içinde yat melek abla…”

peter gabriel

fade out

demiş bunun üzerine.

 

 

22
Dec

sosyal medyada tbt…

diye bir şey var biliyorsunuz; throwback thursday….ben seviyorum bunu. her şeyi hızla unutarak geride bıraktığımız bu hayatta  fotoğraflarla geçmişe dönmek hoşuma gidiyor.

bundan sonra bir tür ‘tbt’ olarak, geriye dönüşlerle, radyonun eski metinlerini yavaş yavaş buraya ekleyeceğim. ilk geri dönüşümüz 22 aralık 2008’den olsun:

haftaya soğuk başladık…

elimden değil bunu sevmiyorum. antalya’da doğmuş, büyümüş biri olarak soğuk benim için her zaman mutsuzluk nedeni… ama dışarıda renkler olağanüstü;
soğuğun keskinliği havaya da yansımış durumda. tüm renkler ışığı ile kendini gösteriyor…
geçen haftaki kaçaklığımın ardından sabah toparlanmaya çalışılan işler nedeniyle yayına biraz gecikmeli olarak başlıyoruz… sanki 100 yıldır burada değildim 😉

ilk şarkımız shrek 3’den… shrek belki bakışlarıyla günü ısıtır 😉

eels söylüyor;

royal pain

evet yine buz gibi bir gün ve ışık yine aynı oyunu oynuyor…

1 2 3 8
Skip to toolbar