dünyanın bir radyosu
radyo z
23
Mar

toplanın müzikli oyun var…

deyip dün sağa sola haber saldım. facebook, twitter, blog halkının yanı sıra iş arkadaşlarım ve bir kaç servis arkadaşım da bu oyuna dahil oldu ve 55 şarkılık nefis bir liste oluştu. tam anlamıyla ‘ortaya karışık’ bir liste, ne ararsanız var.

bir çingene mahallesine komşu olan doğduğum evin yaz akşamlarında sokakta çınlayan klarnetin sesi de var, ablamla, annemler evden gittiği anda çalmayan başladığımız boney m’in daddy cool’u da… zaman içinde benim hayatıma giren, gün yüzüyle bir kez olsun yüzünü görmediğim, ama her gün birlikte olduğum iş arkadaşlarımdan daha fazla tanıdığım sanal arkadaşlarımın seçtiği şahane şarkılar da… oğlumuzun ve kızımızın seçtikleri de… neşeli melodiler de var ağıtlar ve alevi deyişleri de… türkçe, kürtçe, zazaca, farsça, ingilizce, ispanyolca ve fransızca şarkılar bunlar; her duyguya, her ruha seslenen… aşk var… ölüm var…

bildiğiniz hayat yani…

bu yıl 3 gün 3 gece doğum günü kutlaması yapıyorum. liste yarın gece yarısına kadar açık hala şarkılarınızı alabilirim 🙂

listenin adı elliye varmadan son çıkış

dinlemek isterseniz şuradan buyurun...

***

ama burada listeden ilk parçayı çalacağım.

cihan mürtezaoğlu söylüyor.

bu bir yağmur mu?

Tuzla buz gibiyim doğru
Hem üzgün hem de ummana doğru
Yerli yersiz dağların ardında
Seni orada bulduğum doğru
Bu bir yağmur mu?
Göğsüme doğru
Zehir mi yoksa suya mı yordum?
Şimdi bahçemde çocuklar koşar
Fırlayıp içimden beni de aşar

22
Mar

bu şarkıyı dün çalmalıydım…

benim “elliye varmadan son çıkış” listemin ilk şarkısı sevgili vnf’den gelmişti…

aslında vnf  ilkyaz’ın ilk günü için çalmamı istemişti ama ben şarkıyı kendi listeme de aldım; çünkü olmasa olmazdı.

evet tom waits

you can never hold back spring

diyor.

 

fotoğraf sabah yürüşünden… ışığın içinden geçerken kulağımdan geçen sözler;

You can never hold back spring
Baby

Remember everything that spring
Can bring
You can never hold back spring

20
Mar

elliye varmadan önceki son çıkışı da kaçırdım…

köprünün ötesi 50 artık… bir yılda geçilecek bu köprüyü ağır ağır geçmeliyim…

40’lar iyiydi.

kendimle barışmıştım…

kendimle uğraşmayı bırakmıştım…

sonlara doğru etrafı “sallamamam” gerektiği sonucuna da vardım; uygulamak zor olsa da.

bu akşam bizim ada’mızla  küçük bir  krizin üzerine oturup konuştuğumuzda, “etrafındaki kadınların ne düşündüğüne takılma, önemli olan senin ne hissettiğin, ne olmasını, nasıl olmasını istediğin” dedim.  ve “seni etkilemelerine, seni üzmelerine asla izin verme” diye de ekledim.

bunu yapabilmek için ne çok yol almak gerekiyor, ne çok sapaktan alternatif yollara çıkmak gerekiyor oysa.

kaybola kaybola, kendini hızla akan bir nehrin ağzında, bir nebze huzurla buluyorsun…

neyse bunu geçelim.

***

bu yıl bahar çok güzel geldi buralara… sert geçen kışın ardından, ağır ağır, tadını çıkara çıkara, ışığıyla, enerjisiyle ve kokusuyla yavaş yavaş etrafı sarıyor. meyve ağaçları ilk kez bu kadar geç çiçek açtı, ağaç kabuklarının üzeri kadifemsi, küf yeşili yosunlarla kaplı ve yaşam sert kabuğun altından dışarı bırakıyor kendini… bunu izlemeyi seviyorum ve etrafımda bunu fark ederek yaşayanların çok az olmasından nefret ediyorum…

malum bir bataklıkta yüzmeye çalışıyoruz ama derin bir nefes için bunlar şart… bizi bu bataklıktan kurtaracaksa bunlar kurtaracak; nefes aldığımızın farkında olmak ve aslında her defasında sert bir kabuğun altından, soğuk bir toprağın altından geri döndüğümüzü bilmek…

***

kuzeylilerin kullandığı bir kavram var: hygee. ne olduğunu bilmiyorsanız şurada bir şeyler var

kendime 50’ye son durak olan önümüzdeki yıl boyunca böylesi anlar yaratmaya çaba harcayacağıma söz veriyorum. bana katılmak isterseniz buradayım…

arada hygeeliyelim ve öylece durup “tüm sesleri” duymaya çalışalım…

***

şimdi bir nevruz günü geldiğim bu hayata şükran diyorum ve kendime bir ane brun şarkısı çalıyorum.

feeling goods

 

Fish in the sea, you know how I feel
River runnin’ free, you know how I feel
Blossom on the tree, you know how I feel
It’s a new dawn, it’s a new day, it’s a new life for me, oh
And I’m feelin’ good

 

 

 

 

17
Mar

eve geldim…

yemek hazırdı, yarim ali bi güzellik yapmıştı bugün bana…

bütün gün yağan yağmur sonrası gökyüzü açmaya hazırlanıyordu; eve dönüş yolunda denizin üzerinde ve kuşların telaşında bunu hissettim.

sofrayı hazırlarken şarabımı koydum, batan güneşin şerefine ve kutsal cumaya kadehimi kaldırdım, hayata ve aldığımız her nefese şükrettim.

bağrış çağrış ve neşeli bir akşam yemeğinin ardından kalben’le başlayıp, bülent ortaçgil’le devam eden bir listeyle hem bulaşıkları yıkadım hem şarkı söyledim.

evet üzerimde cuma neşesi var 😉

şimdi çay yaptım, biraz çalışacağım ama önce kalben dinleyelim

ve lütfen eşlik etmeyi unutmayın; mümkünse bağıra bağıra…

17
Mar

bi duralım…

sıkıştığımız” yerden kaçıp  nefes molası verelim ve can kazaz‘dan nefis bir şarkı dinleyelim.

kırlangıçlar gibi

diyoruz.

malum kırlangıçlar geliyor artık.

 

16
Mar

başımı kaldırdım…

ve kafamı çevirip göğe baktım… yağmur durmuş… gökyüzü gri, sakin bir gri; bir şeye hevesi yok gibi. öylece ağırlığını derin derin soluyor, o kadar…

sabahtan beri takıldığım bir şarkıyı çalmaya başladım yeniden… kulaklığı taktım… sesi açtım…

araya telefon görüşmeleri, whatsapp’dan işle ilgili yapılan yazışmalar girdi… girmeye devam edecek…

bir es’e, bir durmaya ciddi  ihtiyacım var  artık ve fakat etrafımdaki uğultu kesintisiz artıyor…

bu arada kırlangıçlar geliyor… biliyorum onlar hem havanın kokusunu hem de sesini yaşanır hale getirecekler… dün bir ara öyle yemeğinde, küçük bir grup leyleğin geldiğini gördüm. rüya gibiydi, bir kaç kişi daha görmese hayaldi diyeceğim…

gelsinler, lütfen gelsinler…

bu balçığın içinde bizi boğulmaktan ancak kuş sesleri ve kanat çırpışları kurtarır…

ah bir de yeni zelanda’da maoriler tarafından kutsal kabul edilen  whanganui nehricanlı varlık” olarak kabul edilmiş. bu neden bir ilk anlamak zor; insanların aldığı “nefesin” bu kadar tartışmalı olduğu bu gezegende, insanoğlu hariç, her şey canlı zaten…

ne mi dinliyorum?

micatone habire dönüyor içimde

handbreak 

diye diye.

 

14
Mar

mohammed mohiedin anis…

bir araba koleksiyoncusu… 70 yaşında… halep’deki evinde müzik dinliyor…

bu hayatta, bu dünyada bir gün hepimiz kendimizi bambaşka nedenlerle, kendi evinin, alışkanlıklarının, kazandıklarının, tüm kıymetlilerinin yıkıntıları arasında bulabiliriz; her şey bir pamuk ipliğine bağlı.

o yüzden tüm sahip olduklarınıza her hücrenizle bağlanmayı mı yoksa her an onları kaybetmeye hazır olacak şekilde yaşamayı mı tercih edersiniz bilmiyorum.

zor soru!

dünden beri durup durup bu fotoğrafa bakıyorum… içimden sürekli ama sürekli

… yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. bu şehir arkandan gelecektir…” *  diyorum…

mohammed mohiedin anis’in hikayesini merak ediyorsanız şuradan buyrun.

ne mi dinleyeceğiz?

elbette malek jandali.

echoes from ugarit 

diyoruz.

* k. kavafis (çeviren cevat çapan)

9
Mar

pek nefes almaya vakit kalmadı…

burada uzun sessizlikler olması da ondan..

8 mart için bir kelime bile edemedim, kadınlar için tek bir şarkı çalamadım… hayat öylece akıp gidiyor, zihnim bulanık ve işle dolu. geriye pek de bir şey kalmıyor zaten; berbat bir şey bu.

emekli olup her şeyi unutup farsça öğrenmek, bütün bildiklerimi unutup, enerjimi bu inanılmaz güzel dile vermek istiyorum.

az önce durdum, her şeyi bıraktım, çayımı yudumlarken, nefes olsun diye,  mohsen namjoo dinlemeye başladım. 2016’da personel cipher adlı  yeni bir albüm çıkarmış meğer, atlamışım 🙁

evet ses olsun diye mahsen namjoo’dan bir parça geliyor. ama yeni albümden değil, benim bağlandığım eski bir parçasını

dinliyoruz.

zolf 

elbette…

 

1 2 3 11
Skip to toolbar