eve geldiğimde saat dokuza geliyordu;  kimse yoktu. bir dilim karpuz kestim, peynir ve ekmekle onu yedim. yanında da  midnight diner: tokyo stories izledim. tam benlik bir dizi ve şu sıralar ilaç gibi geldi…

sonra mutfağı toparlarken spotify’dan dizinin soundtrack’ini dinledim.

hiç planlamıyordum ama dolaptan soğumuş şarabı çıkarıp açtım ve bir kadeh koydum. mutfakta yarı karanlıkta tokyo öykülerine devam yani…

ama gitmeden giriş müziğini çalayım. parçanın sonlarına doğru konuşan ses hiç düşünmeden müdavimi olacağım bu lokantanın sahibi; sözleri aşağıda…

şarkımız ise

tsunekichi suzuki‘den

omoide 

şuradan da şarkının youtube videosuna ulaşabilirsiniz. tıklayın lütfen!

insanlar işten çıkıp eve koştuklarında benim günüm başlar. lokantam gece yarısından sabah yediye kadar açıktır. buraya gece yarısı lokantası derler. yeterli müşterim var mı? tahmininizden çok. menüde çorba, bira, sake ve shochu var ama malzemem varsa müşterilerin istediklerini de pişiririm. politikam budur…

 

 

bu fotoğrafı yayınladığında içimde çalan şarkı belliydi… ondan kaçtım!

başka bir melodi kendiliğinden gelir nasıl olsa diyordum ama o bütün sesleri susturdu… teslim oldum…

eternity and a day: by the sea

geliyor.

elenei karaindrou elbette.

fotoğrafın tamamını buraya bırakıyorum; o yukarıdaki mavilik olmasa eksik kalırdı.

 

 

beslediğimiz kumru ve serçelere iki kocaman güvercin eklendi. gürültülü kanat çırpışlarıyla pencereye geldiklerinde diğerleri kaçmak zorunda kalıyorlar… onların bu baskın hallerinden hoşlanmıyorum aslında ama tüylerinin büyüsüne kapılıp onları kovalayamıyorum…

bu sabah ikisiyle o kadar oyalandım ki, servise koşarak yetiştim!

***

bugün yoğun geçti… şimdi durdum, kendime güllü yeşil çay yaptım ve youtube’da bir sting videosuna rastladım. üç şahane şarkısını peş peşe yorumlamasının yanı sıra içinde olduğumuz covid 19 günlerinden bir video bu. mayıs  ayında ingiltere’deki evinden seslenmiş…

evet sırayla dinleyeceğimiz şarkılar;

message in a bottle

 fragile

englishman in new york.

 

ve son bir not! sanırım yorum bırakmaya dair sorunu sonunda çözdük 😉

ve sabah yürüyüşünden olan bu çiçek sevgili ekmekçi kız için.

dönemediğim mesajları için özür niyetine…

***

polonyalı şarkıcı antonina krzyszton söylüyor

usysz prosze.

 

içimden pek yazmak gelmiyor. oysa burada sözünü etmeye değer bir şeyler var… belki sonra toplu bir şekilde özetlerim geçen günleri.

şimdi sadece öğle tatilinde yürürken bana eşlik eden bir melodiyi çalacağım. malum burası müzik yayını yapan bir radyo ve konuşmasam bile şarkı çalmalıyım öğle değil mi?

***

bir john lennon şarkısı geliyor şimdi ama bambaşka bir yorumla.

counter tenor philippe jaroussky ve rosemary standley birlikte

oh my love

diyorlar.

I see the wind
Oh, I see the trees
Everything is clear in my heart
I see the clouds
Oh, I see the sky
Everything is clear in our world

hem fiziksel yorgunluk yaşıyorum hem de annemin değişiyle gönül yorgunluğu; ayrıntısına burada girmek istemiyorum!

bugün neredeyse bütün günü evi toparlayarak ve temizleyerek geçirdim. çamaşır yıkadım, dolapları düzenledim, buzdolabını temizledim. çiçeklerimle ilgilendim; hastalanan kaktüsü, diğerlerini de kontamine etmemesi için tamamen söküp attım…

iyilik ve dinginlik için zeytin yaprağı tütsüsü yapacağım, siz de odalarınızı temizleyin” dedim çocuklara. a. istediğimi yaptı ama t. “ben yarın temizleyeceğim, zaten cadıların ve büyücülerin de evleri pis” olur dedi 😉

tütsüyü yapıp evde dolaşırken çocuklar çok eğlendi. böyle şamanik ritüelleri seviyorum. sanırım onlar da benim bu hallerimi seviyorlar…

yaktığım zeytin yaprakları yıllar içinde topladığım ve kuruttuğum yapraklar; granada, sevilla, girne, kaş, antalya ve istanbul’dan…

***

şimdi akşam yemeği hazırlama vakti.

ama önce yanan zeytin yapraklarına bir kaç akdeniz melodisi çalayım.

ilk parçamız maria salgado‘dan solo por miedo,

ikincisi luis delgado‘dan bebiendo al alba

ve sonuncusu

tekamali‘den que son,

tüm şarkılar putumayo’nun mediterranian odyssey albümünden.

 

 

kendi başıma yürüyüşe çıktım… önce ormanın içinden geçerek yakınlardaki bir simit sarayına gidip çay içtim, sonrasında da yine ormandan ama biraz uzatarak ofise döndüm…

fotoğraf çektim, kır çiçekleri ve sarı kantaronlar topladım. yılanlar çıktığı için biraz ürktüm, günlerden sonra yeniden ortaya çıkan pamuk pamuk bulutların ve hafif rüzgarın tadını çıkardım.

bulutlara bakarken bu gece, rüyamdaki evimde ağırladığım iki bulut severi düşündüm; evet  konserve ruhlar ve vnf. rüyamda benimle birliktelerdi. çok büyük bir balkonda, her yeri sarmış yaseminin altında birlikte oturduk… başka hiç bir şey hatırlamıyorum… sevgili nilüfer fotoğraflardan bildiğim, vnf.’se bilinçaltımın yarattığı yüzleriyle oradaydılar…

bu yürüyüşte bana iran’lı grup bomrani‘nin bir şarkısı eşlik etti.

burada çalmasam olmazdı.

leaving and passing by

geliyor şimdi…

 

şuradan da şarkının şahane video klibini izleyebilirsiniz.

 

 

epeydir bizim mutfak balkonunun penceresinde takılıyorlar. yavrularla ve serçelerle değil ama bu güzellikle epey samimi olduk. eğer yemleri kalmadıysa pencereye iyice yaklaşıp içeriye dik dik bakıyor…

bir ara yanlışlıkla çavdar unu alıyorum diye aldığım çavdar tanelerini pencerenin önündeki klimanın üzerine koymakla başladı her şey. çavdar taneleri bitti, buğdaya geçtim şimdi de bulgur veriyorum. sanırım mutfak alışverişine kuşlar için de bir şeyler eklemem gerekiyor;  evde doyuracak boğaz arttı anlayacağınız 😉

yukarıda yazdıklarımı dün öğleden sonra yazıp devam edememiştim. şu an sabah 4.20… saat üç gibi uyandım ve tekrar uyuyamadım. az önce kalktım!

akşamdan salonda kalan bardakları, çekirdek ve meyve tabaklarını mutfağa getirdim. hafifçe salonu toparladım. mutfak tezgahındaki yıkanmış bardak ve tabakları yerine kaldırdım. t. sesimi duyup geldi… bana bir kaç yıldız gösterdi, sıcaktan yakındı ve artık uyuyacağım diyerek odasına gitti; gençliğin paralel evrenine…

kargalar bir şeyin telaşındalar epeydir, her yerden çığlık çığlığa sesleri geliyordu ama şimdi sustular; martıların sesi geliyor daha çok. sahilden gelen araba sesleri yavaş yavaş artıyor. karantina günlerinin sessizliğini özlüyorum…

spotify’ın benim için hazırladığı haftalık yeni listeyi çalmaya başladım ve üçüncü parçada takıldım; epeydir dönüyor ve bana eşlik ediyor…

uzun ve yorucu bir gün başlıyor; şimdi biraz zihnimi durduracak bir şeyler yapmalıyım ama gitmeden şu dönen parçayı çalıyorum.

evet morning roots geliyor

bir guillaume poncelet melodisi bu.

 

 

“Yol kendine bir yer bulamamış kişinin özlemidir…

oruç aruoba, yürüme

 

 

 

sevgili vnf.’e bir tür başsağlığı mesajı yazdım. gerçekten içinde ona ait derin bir yer olduğunu hissettiğim iki insandan birisiydi çünkü o.

bana yazdığı yanıtta bir neşet ertaş türküsü çalmamı istedi…

evet, blog evreninde tanışmamızın nedeni radyo z’nin manifestosundaki “başkasına karışmam ama neşet ertaş’ı sev; en az bir neşet ertaş türkün olsun bu hayatta…” sözü olan vnf. için dinliyoruz şimdi…

yar imiş meğer.

ben doğru düzgün oruç aruoba okumadım; hep ihmal ettiğim biri olarak kaldı. tek okuduğum kitabı yukarıda alıntı yaptığım yürüme. kaç yıl oldu okuyalı onu bile hatırlamıyorum ama bu cümle kalmış aklımda…

fotoğraf öğle tatili yürüyüşünden…

1 2 3 30