dün ofise döndüm. iki gündür gebze’ye zor ulaşıyoruz ama bizim  servisin sürücüsünün telefon görüşmeleri ve hızlı manevraları  sayesinde sanırım diğerlerine göre daha erken geliyoruz. kocaman otobüste sadece 7 kişiyiz.

maske takmak zor; bende boğulma hissi yaratıyor  ama itiraf edeyim evden çıkmak iyi geldi. sabahları giyinip hafif bir makyaj yapmanın benim üzerindeki etkisinin bu kadar büyük olduğunun farkında değildim…

bahar neredeyse tamamen gelmiş ve her şeye hakim olmuş. bugün sabah kampüste yaptığım yürüyüş, şiddetli rüzgara rağmen şahaneydi. ben howard dinleyerek yürüdüm ve biraz arap sümbülü topladım.

şu anda bunları yazarken yapay zeka kullanılarak oluşturulan korona virüsü melodisini dinliyorum. haberin ayrıntısı için şuraya bakabilirsiniz. melodi içinse link şöyle;

Viral Counterpoint of the Coronavirus Spike Protein (2019-nCoV)

ama şimdi evdeyseniz kulaklığı takın ve sesi açın; içinizde suyu ve taze havayı hissedeceksiniz.

oats in the water

diyoruz.

yarın işe başlıyorum… gebze’de çalıştığım için az önce telefonuma ikametgah belgesi indirdim. her defasında ne tuhaf günlerden geçiyoruz diyorum; her defasında yeniden şaşırarak…

dünden bu yana evle uğraştım: temizlik, birazcık ütü ve yıkanan çamaşırların kaldırılması, buzdolabının temizlenmesi gibi işler epey zamanımı aldı. bir de takip ettiğim dizilerin son çıkan bölümlerini izlendim ve yine pek bir şey okumadım…

bugün de ailecek çok sevdiğimiz ve mutfağımıza çok yeni giren bir yemek yaptım. kore’nin sokak yemeklerinden; lahana mücveri ile yapılan bir tür tost. merak ederseniz şuradan buyrun lütfen…

***

iki haftalık bu süreci neden evdeyimi pek de sorgulamadan ve biraz kendimi dinleyerek geçirdim. olabildiğince sakinliğimi korumaya çalıştım, olan biteni takip ettim, anlamaya çalıştım; bunun üzerine yazmamaya ve söz söylememeye gayret ettim. bir bilgi bombardımanı altında oradan oraya savruluyoruz ve deli saçması bir siyasi kavgaya tanıklık ediyoruz, yeniden ve yeniden…

bütün bu deliliğin süreceği daha önümüzde çok da gün var gibi görünüyor. işe başlayacak olmam çocukların keyfini kaçırdı;  evdeki sakin ve huzurlu varlığıma alıştılar sanırım. işin aslı bu halime ben de alıştım. kendimi işte hiç hayal edemiyorum şu an; bitsin bu delilik ve nasıl devam edeceğime karar vereyim diyorum…

ve elbette tam da bu noktada cihan mürtezaoğlu şarkısını söylemeye başlıyor.

yukarıdaki resim çok sevdiğim danimarkalı ressam vilhelm hammershøi‘e ait. aslında onun boş odalarını ve kitap okuyan, sandalyede oturan, sırtı dönük pencereden bakan kadınların olduğu resimlerini severim. ama bu resmi tam da şu an olduğumuz duruma benziyor. salonda yemek masasındayız; ben bunları yazıyorum, a. maket yapıyor ve t. arkadaşlarıyla yaptıkları ödevle ilgili yazışıyor, a. ara ara yanımıza geliyor ve sonra odasına dönüyor.  dışarıda hava kapalı, kargalar karşıdaki ağacın üzerindeler ve rüzgar esiyor. loş salonda sakin bir pazar günü geçiriyoruz ve haftayı bitiriyoruz…

alışmaya başlamıştım ki patron işe çağırdı; pazartesi gününden itibaren çalışmaya başlıyorum…

evde de bu durum biraz hayal kırıklığı yarattı elbette hem bu olağanüstü koşullarda her gün 50 km yolu gidip gelecek olmamdan hem de gün içindeki oda servisi ve lokanta hizmetinin sona ereceğinden dolayı 😉

benim de canım sıkıldı ama bir yandan  bahara kavuşacakmışım gibi hissediyorum…

iki gündür yazmıyorum, içimden gelmedi. genel olarak boşlukta ve belirsizlikte çok verimli olabilen bir insan değilim zaten. bir yoğunluk varsa daha iyi organize olup daha rahat çalışabildiğim ve hayatın diğer yükümlülüklerini de daha iyi planladığım söylenebilir. tuhaf ama durumum bu…

iki haftadır evdeyim ve tek bir kitap bitirmedim. yıllardır ağırlıklı olarak işe gidip gelirken yolda kitap okuyorum: ankara yıllarında önce eryaman – odtü, ardından eryaman – kavaklıdere hattında, istanbul’a taşınınca da 20 yıldır idealtepe – gebze hattında. emekli olunca da toplu taşımayla şehri gezerken kitap okuyacağım derim bazen… (15.20)

***

yukarıdaki yazdıklarımdan sonra kalktım bir ekmek hamuru yapıp mayalanması için kenara koydum. #covid19 günlerindeki ikinci ekmeğim olacak bu. sosyal medyadaki “ekmek yapma hareketi”ne tepkisiz kalamadım doğrusu…

ev sessiz. çocuklar odalarındalar, a. iki gün evde çalıştıktan sonra ofisine gitti.  sabahtan beri kapalı olan hava açtı; üzerime güneş vuruyor. frida‘nın film müziklerini dinliyorum ve şu an çalan parça ise burn it blue…

 

bugün onüçüncü gün. işi değil ama çalıştığım kampüsteki ormanı, söğüt ağacının altında oturup kitap okumayı, kızılgerdan kuşlarının sesini, geyikleri ve alakargaları görme ihtimalini özledim. tuhaf bir şekilde sabahın erken saatlerinde kulağımda müzik çalarken sokağa çıkmayı ve  yüzüme soğuk havanın çarpmasını da.

baharın ağır ağır hayatımıza girişini de gözlemlemeyi hep çok sevdim; bu yıl bunu da ıskalamış olduk…

günler çok verimli geçmiyor; en azından hayal ettiğim kadar. boyamayı planladığım dolaba henüz hiç başlamadım… hiç kitap okuyamıyorum… çok fazla şey de izlemiyorum ama bu daha çok benim tercihim. dizilerin evrenine sıkışmak istemiyorum bu günlerde; oraya girince çıkamayabiliyorum çünkü…

#covid19 günleri tüm saçmalığıyla devam ediyor;  zemini yine kaydırdılar: siyasiler, ana akım medya ve ekran sever akademisyenler (elbette bilim insanı demiyorum!)… daha az televizyon izleyip, bağımsızlığını koruyarak habercilik yapmaya çalışan internet ortamındaki kanalları ve siteleri takip ediyorum…

tai chi ve qigong egzersizlerime devam ediyorum elbette ve bugün ilk kez online bir derse katıldım. keyifliydi. bir haftadır kendi kendime yaptığım çalışmalar iyi bir başlangıç olmuş; nefesimi kontrol etmeyi ve bedenime odaklanmayı öğrenmişim.  dersin sonunda rahatlama egzersizlerini yaparken pencerenin önüne birbirine kur yapan iki kumru geldi. kapanışı onların kuğurtuları ve kanat çırpışlarının sesiyle yaptım; büyülüydü…

***

tv’de, internet sitelerinde bazı sözüne inandığım, güvendiğim sosyal bilimcilerin bu yaşadığımız dönemin sonuçlarının olumlu olacağına dair yorumlarını izlediğimde, okuduğumda bir şaşkınlık yaşıyorum; bu olan bitenin evrileceği şeyin daha aydınlık bir dünya olması fikri bana yabancı şu an. bir zihinsel dönüşümün, bir paradigma değişiminin eşiği olacağı muhakkak bunların ama şu an da ortaya çıkan gerilimin yaratacağı şey bana daha çok yıkım olacakmış gibi geliyor. bugün gündüz evde sinirler gerildi, sesler yükseldi. çocukların üzerinde günlük rutinlerinin bozulmasının ve bu olan bitenin gerginliği var ve her geçen gün biraz daha artıyor bu. yaza nasıl çıkacağız bilmiyorum!

öğleden sonra bir süre yatak odasına ve içime çekildim. şiir okudum, rüzgarda savrulan mavi çamın dallarını izledim ve uyudum. uyandığımdan beri aklımda sevgili cem’in dizeleri* dönüp duruyor:

Mutsuzluk burası mutluluk orası hep.

Mutsuzluk evimiz, mutluluğa misafiriz

diken üstündeyiz.

Akmaz gibi akan zaman titrek zaman. Burası.

*b. Gurbet (sessizlik korkusu, cem uzungüneş)

***

ve uzun bir aradan sonra tanju duru melodileri dinledim bugün. onlardan biri geliyor şimdi

raylar boyunca

diyor sumru ağıryürüyen.

imaj: hiromu kira, the thinker, 1930

çünkü biraz bunaldım. bütün gün, dışarı çıkıp uzun bir yürüyüş yapmayı, grandola’da bir top yemyeşil after eight dondurma eşliğinde sade türk kahvesi içmeyi ve hatta sinemaya gitmeyi hayal etmiş olabilirim…

#evdekal rutinimi sürdürdüm elbette ama çocuklar bile huzursuzluğumu hissettiler. dün ikisi de, korona günlerinde zamanımı büyük ölçüde mutfakta geçirdiğim konusunda bir tespitte bulundular; mutfakta ve mutfağa açılan kapatılmış balkonda; kendime ait odada

dün o iç sıkıntısı ve bunaltıyı iyi bir ruh haline dönüştürmek için lezzet arayışı sunumumun ikinci bölümüne çalışmaya devam ettim ve doğrusu bu çok iyi geldi. bunu sürdürmeliyim ve korona günlerinin sonunda elimde ilk taslak olmalı; hedefim bu…

şimdi bunları yazarken ben kendi çalışma masamdayım, yarim mutfakta masasında çalışıyor ve çocuklar hala uyuyor; veya yataklarında bir şeyler izliyorlar bilmiyorum…

uzun bir aradan sonra fado dinliyorum şu an, yağmurlu pazar gününe inanılmaz iyi uyum sağladı diyerek ilk parçamı çalayım.

amalia rodrigues‘den  dura memoria geliyor. (12.10)

***

bu sabah tai chi egzersizleri yaparken salonda iki pencereyi ve perdeleri her zaman olduğu gibi açtım. dışarıda nefis bir yağmur yağıyordu ve iki karga yağmurun altında ağacın üzerinde öylece duruyorlardı. çalan müziğe, bedenime ve yağmurun sesine odaklanarak egzersizleri yaparken uzun süredir doğru yapmayı bir türlü beceremediğim bir hareketi kendiliğinden ve hiç düşünmeden yapmaya başladığımı farkettim. şahane bir histi; bugün tai chi egzersizlerimin 7. günü! (14.35)

***

hala yağmur devam ediyor. öğleden sonrayı elmalı tart yaparak ve this is us’ın bir bölümünü izleyerek geçirdim. yumuşak ve genel olarak sakin pazar günü geçiriyoruz… zaman zaman çocukların sesleri yükseliyor. ikisi de rutinleri bozulduğu için sıkılmış durumdalar; hepimiz gibi…

bugünlük bu kadar olsun ve billie holiday ile kapatalım.

gloomy sunday

elbette.

 

40 dakikaya yayılan tai chi ve nefes egzersizlerimle başladım. daha doğru nefes almaya başlamanın yanı sıra bu inanılmaz yavaş hareketlerin insanın vücudunda ve zihninde yaratacağı etkiyi de hissediyorum artık…

ardından çok güzel bir irlanda masalı okudum. masalın kaynağı bu tuhaf korona günlerinin yarattığı şahane bir girişim. masal sevenler mutlaka Korona Günlerinde Dünya Masalları sitesine girsinler derim.

ilk arp isimli bu irlanda masalının sonunda arp melodileri dinleyebileceğiniz çok güzel youtube bağlantısı var ama ben masaldan küçük bir alıntı yaparak ona eşlik edecek bambaşka bir melodiyi buraya bırakıyorum.

bir ludovico einaudi melodisi bu ve  lavinia meijer çalıyor.

diverine‘i dinliyoruz. (8.15)

… Sabah olduğunda, birbirlerinden habersiz ocaktaki soğuk külleri yoklamış ve sonra evden çıkıp uzaklara gitmişler.

Yürürken yürürken kendilerini sahilde bulmuşlar. Adam karısının arkasından geldiğini bilmiyormuş. Karısı da adamın önünde yürüdüğünün farkında değilmiş. O gün adamın başına gelenler aynen şunlar olmuş: Adam karşısında göz alabildiğine uzanan sapsarı kumsalı görmüş; üzerinde kumun tekdüzeliğini bozan bir tek kaya bile yokmuş.  Büyük ve beyaz bulutların gökyüzünde nasıl akıp gittiğini görmüş; altlarında kanatlarını açmış uçan tek bir martı bile yokmuş. Dalgalar da yokmuş görünürlerde, çünkü okyanusun git zamanıymış, sular çekilmiş. Adamda ilerleme arzusu yaratacak hiçbir işaret yokmuş sahilde, ama o yine de yürümeye devam etmiş…”

İmajın kaynağı için de şuradan lütfen.

karanlık odada uzun uzun tavana baktım ve bu kadar erken kalkmanın saçma bir fikir olduğuna karar verip uyku ile uyanıklık arasında 6.30’a kadar yatakta döndüm durdum… sonrasında kalktım ve normal sabah rutinini yaşadım; farklı olarak bugün tai chi süresini 30 dakikaya çıkardım ve hareketleri doğru yapmaya çalışmaktan çok, doğru nefes alıp vermeye odaklandım…

iki gecedir gördüğüm rüyalar çok enteresan; bir gün önce akdeniz’de bir tekneyle kızılçam ormanlarının olduğu bir kıyıya paralel giderken, bu gece bir arabanın açık penceresinden bakarak hafif bir sisin altında çok sulak ve yemyeşil bir bölgeden geçiyordum. sanırım büyük bir nehirdi; hayal meyal kocaman ördeklerin kıyısında yüzüşünü hatırlıyorum. yüzüme çarpan rüzgarı hissetmek ve yeşilin her tonunu görmek çok iyi geldi.

burada önce sözü ursula’ya

“…

Uyanır uyanmaz bütün bağlantılar kopuyor ama

gizli yuvaya uzanan yoldaki küçük pati izleri

huzur veriyor hala bana.“*

sonra da agnes obel’e bırakıyorum…

riverside diyoruz. (8.25)
When that old river runs past your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so every near
The river will be your eyes and ears
I walk to the borders on my own
Fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why

(8.25)

***

rüzgar çıktı… (12.19)

***

hepimizin ruh hali tuhaf… kimilerinde inanılmaz bir umursamazlık ve ne olup bittiğinin farkında olmama kimilerinde ise ucu kaçmış bir panik hali… virüsten kaçarken deterjan, dezenfektan ve çamaşır sularıyla zehirlenecek olanlarsa ayrı bir kategori olarak yerini aldı…

sosyal medya ve hadi kabul edelim hepimizin WhatsApp grupları çok şizofrenik; bir taraftan çok kötü haberler ve senaryolar paylaşılırken bir taraftan olayı tamamen tiye alan videolar, görüntüler, sanal müze gezileri, kitap tavsiyeleri, yalnızlık üzerine güzellemeler, bir arada olmanın cehennem azabı, ekmek yapanlar, börek açanlar, reçel yapanlar gibi bir sürü şey uçuşuyor.

eleştiriyor değilim yanlış anlaşılmasın; sadece buraya not düşüyorum diyelim. bu durum zaten epeydir ve her durum için “normalimiz” olmuş durumda…

bu arada reçel yapanlar derken kendimi kastediyordum. bugün limon ve pergamut reçeli yaptım; bütün ev limon kokuyor şu an ve hakikaten güzel oldu. bu sefer tarif vermiyorum. isterseniz olayın ayrıntıları şurada

bugünlük bu kadar olsun.

son şarkımız uzun bir aradan sonra bugün döndüğüm jane birkin‘den şahane bir parça

baby alone in babylon

diyoruz. (17.30)

* şimdilik her şey yolunda, (son şiirler 2014-2018), ursula k. le guin

marmaray neredeyse boş; mutfak penceresinden sıkı takipteyim. ev buz gibi ama salon ve mutfağın pencereleri açık. bütün kokular çok rahatsız ediyor bugünlerde; dün gece rüyamda hissettiğim koku hala benimle…

bugün 7.00’da kalktım. ama bundan sonra iş günlerinde olduğu gibi 5.00’da kalkmaya karar verdim. biraz ortalığı toparladım, 20 dakikalık tai chi hareketlerimi yaptım, twitter’a baktım, sonra covid19 günlükleri okudum. şimdi mutfak masasındayım, fox tv açık, sabah kahvemi yudumluyorum ve bunları yazıyorum. (8.35)

***

çocuklara tost ve kahve hazırladım ve odalarına bıraktım. ben de mutfak masasında yalnız başıma  yumurta, avokado, salatalık, az peynir ve bol maydanoz ile karbonhidratsız bir kahvaltı yaptım. sessizlikte bütün dikkatimi yediklerime verdim ve ağır ağır  çiğnedim…

sonra sevgili bora’nın red’e yazdığı şahane yazıyı yeniden okudum. önce şuraya bir alıntı bırakayım:

” ...Meraklı biriysen kendini hadım etmelisin, sen etmezsen ailen eder, öğretmenlerin eder. Gelelim, sahi ne demek bu kutu kutu pense? Çocuğun penseyle ne işi olacak? Meğer biz oyunu Fransızcadan uyarlamışız. Orijinali acoute acoute pense, yani dinle dinle, düşün. Çocuk dinle dinle, düşün diye, oyun oynuyor. Bir anlam dünyası oluşuyor böylece. Bunun aynısı o piti piti karamela sepeti için de geçerli. Ne kadar yaratıcı değil mi?  Orijinaliyse İngilizceden: Oh pity pity care em all so pity…

bora yazısında bugün içinde olduğumuz pek çok sıkıntının  dil-zihin bağının kopukluğundan kaynaklandığını düşündüğünü söylüyor; kesinlikle haklı. özellikle böylesi zamanlarda pek çoğumuzun gerçekten bir şey söylemek ve kendini ifade etmek yerine mütemadiyen söylenenini tekrar ettiğini ve tekrar ettiği şeyi kendisinin bile duymadığı bir noktada olduğunu düşünüyorum…

bora’nın yazısını okuyun derim… (11.30)

bütün bunları yazarken bana lhasa de sela eşlik ediyor ve is anything wrong diyor.

I used to say

I’m ready show me the way

Then another year or two

Would pass me by

Is anything wrong?

Oh, love, is anything right?

And how will we know

Will time make us wise?

***

benim yaptığım işte çok fazla uzaktan çalışma şansım yok. bazı dokümantasyon işlerini getirdim. ara ara onlara zaman ayırıyorum; dönüşte beni biraz rahatlatacak bu kısa çalışmalar. dolayısıyla belki daha sistematik bir şekilde bunlara zaman ayırsam iyi olacak diye düşünmeye başladım bugün. böylece ev ve mutfak işlerine de sarmamış olacağım…

öğleden sonra mutfak işleri, hafif bir temizlik, twitter, medyascop ve habertürk’den olan bitenin takibi, çocuklarla konuşmalar ve yine onlarla birlikte bir hindistan cevizini kırmaya çalışarak geçti. şimdi herkes kendi hindistan cevizi payını alarak odasına çekildi.

öğleyin güzel bir zeytinyağlı kereviz pişirdim. pişmiş kerevizden hiç hoşlanmam aslında ama bu hiç fena olmadı. bir ilk olarak buraya tarif bırakacağım. evet efenim malzemelerimiz şöyle:

bir iri kereviz

bir orta boy havuç

iri bir soğan

dört büyük diş sarımsak

iki diş sarımsak büyüklüğünde taze zencefil rendesi

bir tatlı kaşığı zerdeçal ve biraz taze çekilmiş karabiber

zeytinyağı (miktarı size bırakıyorum)

yarım portakalın suyu

kullanacağım yağın yarısı ile yarım daire şeklinde iri iri doğranmış soğanları, doğranmış havuç ve ezilmiş sarımsakları hafifçe soteledim. bunun üzerine zerdeçal ve karabiberi ekleyerek soteleme işine birazcık daha devam ettim. sonra rendelenmiş zencefil ve iri küpler şeklinde doğranmış kerevizleri, yarım bardak kadar ılık suyu ve tuzu ekleyerek pişirdim. ben döküm tencere kullanıyorum; hızlıca pişti.

pişen malzemeyi bir kaba aldım ve üzerine taze doğranmış kereviz saplarını ve yapraklarını ince ince doğrayarak ekledim. yarım sıkılmış portakal suyu ve kalan zeytinyağını da yemeğin üzerine gezdirdim. tadı, kokusu ve rengi nefis bir yemek oldu. benim hiç sevmediğim pişmiş kereviz kokusu da tamamen kaybolmuştu…

hava hala kapalı, koyu gri bir gün geçirdik bugün ve şimdi bunları yazarken dEUS

nothing really ends‘i söylüyor. (18.05)

 

işe başlayana kadar her gün bir yayın yapmaya karar verdim. neden derseniz biraz günlük rutinimi paylaşmak, biraz da bu tuhaf günleri burada benim bakışımla kayıt altına almak için…

uyku sorunum yine arttı. sürekli kesintiye uğrayan ve derinleşemeyen uykular uyuyorum.  doktor uyku hijyenimin bozulduğunu söylüyor; şu günleri atlatalım bunun için bir doktora gideceğim…

bu sabah da kötü bir uykunun ardından kalktım, ilacımı içtim, evi havalandırdım, salonu toparladım, twitter’dan son haberlere hızlıca baktım ve kapattım, dişimi fırçalayıp, nemlendiricimi sürdüm ve 20 dakika tai chi ve qigong hareketleri çalışarak vücudumu esnettim…

bu #evdekal günleri’nde tai chi ve qigong çalışmayı günlük rutinime dahil ettim, sonrasında da sürdürmekte kararlıyım… tao’cu yaklaşıma göre bunu 100 gün yaparsam kalıcı olurmuş; bugün ilk gün olsun! (7.45)

***

ben çocuklarla evdeyim ama a. her gün bisikletle tek başına çalıştığı ofisine gidiyor… az önce onu geçirdim; kahvaltı için bir yumurtalı sandviç ve akşamdan kalan yemeklerden hazırlanmış bir öğle yemeği kumanyası ile…

hayat evde başka türlü akıyor artık…

fox tv açık; hacettepe’den bir halk sağlığı uzmanı konuk… bu kanalın habercilik anlayışından nefret ettiğim halde son günlerde çok fazla izliyorum…

az sonra ben de kahvaltımı yapacağım… sonra ada için bir kahvaltı hazırlayıp masasına bırakacağım; saat 10.00-14.30 arası ‘bilgisayar başında okulda’ olacak çünkü… tezer kalktığında kendi başının çaresine bakar…

sonrasında günümü planlayıp bir süre ben de çalışacağım… (9.45)

***

bulaşıkları yıkadım ve çalışma masama geçtim….  niye bilmiyorum ama uzun bir aradan sonra putumayo’nun samba bossa nova seçkisini dinlemeye başladım. belki de bossa nova’nın insana sakin bir ritim vermesinden dolayıdır…

instagrama baktım ve sevgili alkım‘ın tam bu günlere uygun şahane metnini gördüm. onun yazılarını her okuduğumda blog günlerimizi özlüyorum.

şimdi buraya onun metnini bırakıyorum:

Bugün bu ressamın kitabıyla zaman geçirdim biraz. İsveçli ressam Carl Larsson’la (1865-1919) geçen yaz tanışmıştım. Berlin’de bir bit pazarında kitabını görmüştüm. Aslında resimleri tam olarak benim hoşlandığım tarzda değildi ama bakmaktan kendimi alamıyordum. Çocukluğumun Ayşegül serisindeki resimlerine benziyordu sanki biraz. Ve bir önyargımın daha yıkıldığına şahit olarak kitabı aldım. Ressam tamamen kendi aile hayatının sıradan anılarını resmediyor. Yaşadığı evi, karısını, kendisini ve 8 çocuğunu. Ev “insanın ilk evreni”. Yani çocukların kapıyı ağız, pencereyi göz olarak çizmeleri boşuna değil. Bachelard şöyle diyor: Yalnız anılarımız değil, unuttuklarımız da bir yere yerleşmiştir, bilinçdışımız yerleşmiştir. Ruhumuz bir konuttur. Ve evleri, odaları hatırlayarak kendi içimizde konaklamayı öğreniriz.” Kendi içimizde konaklamayı öğrenmek, ifadesi tam da ilk evrenimize döndüğümüz bugünlere denk düşüyor sanki.

***

sizi bilmiyorum ama bu belirsizliğe, huzursuzluğa ve tuhaf günlere rağmen evde olmaktan mutluyum ve bu süreçte elimden geldiğince iç sesimi dinlemeye çalışacağım.

evet şimdi size rosa passos‘dan bir samba boss nova şarkısı çalıp çalışmaya başlıyorum;

e luxo so

diyoruz. (12.30)

1 2 3 26