uyandım. gördüğüm saçma sapan bir rüyanın yaşattığı hisle başlamıştı muhtemelen bu ağrı… dün akşam izlediğim 27 mayıs haber ve yorumlarının  etkisiyle olacak bir idam cezası almıştım rüyamda; işte ve benim hiç ilgim olmayan bir konuyla ilgili olarak üstelik… bunalmış halde ve ter içinde uyandığımda hemen kalktım. yirmi dakika kadar qigong hareketleri yaptım; ağrı biraz hafifledi. sonrası malum sabah!

servise bindiğimde twitter’da bir kaç tatlı sürpriz vardı!

ilk sürpriz benim çok ama çok sevdiğim before üçlemesi filmlerinin dördüncüsünün before the end olarak yapılsa nasıl olacağının deneysel bir gösterimiydi…

vimeo’da yayınlanan bu video’da jesse (ethan hawke) ve céline’i (julie delpy)  covid19 günleri’nde sanal bir buluşmada izliyorsunuz.  ilk izlediğimde, kesinlikle gerçek sandım ve keşke üçüncü film olsaydı bu diye düşündüm…  oysa bu görüntüler, 30 nisan ve 12 mayıs 2020’de TIFF için cameron bailey’nin ethan hawke ve julie delpy ile yaptığı söyleşilerdi. yapılan kurgu video ise sosyal medya  için kuleshov etkisinin bir uygulamasıydı. konuya yabancı iseniz lütfen italik ve bold olarak yazdığım her şeyi tıklayın; ayrıntılar orada saklı…

***

bir diğer sürpriz ise,  twitter’da takip ettiğim dust to digital hesabının yayınladığı, 1963 yılında newport folk festivalinden  john lee hoker‘ın canlı boom boom performansıydı.  burada onu çalmayı çok isterdim ama maalesef youtube’da bulamadım.

şimdi, 1969 yılından bir diğer  canlı performansı burada çalayım;

***

sabahın bir diğer güzelliği ise kampüste yaptığım yürüyüşteki kır çiçekleriydi. bu bahar kantaron çiçekleri her yerde; uzun yıllardır ilk kez bu kadar yaygın bir şekilde açtıklarını görüyorum.

sarı, açık ara, en sevdiğim çiçek rengi…

bu sabah da uyandığımda annemin sözleri zihnimde çınladı; “kalkın çeşmelerden zemzem suları akıyor”… kendi çocukluğunun bayramlarından bir anekdottu bu aslında; ninesinin sözleriydi! sanırım hiç bir zaman bayram sabahlarını, babamla ve bizimle, hayal ettiği gibi yaşayamadı. bu bayram her hücremle hissettim bunu ve itiraf edeyim içim sızladı. bunu biliyorum çünkü artık ben de bazen bazı anları evdekilerle hayal ettiğim gibi yaşayamıyorum…

bizim evimizde bayram sadece, zamanında annemle babamın arasında geçen el öpme şakasının, yarimle benim aramda geçmesiyle ve  büyüklere açılan telefonlarla yaşanıyor o kadar. çocuklarınsa artık olayla hiç bir ilgisi yok…

bugün, belki de herkesin evlerde kalması nedeniyle, içimde hafif bir buruklukla bayram meselesini daha fazla düşündüm…

bizim çocukların aksine, benim çocukluğumdan bayrama dair çok fazla anı ve anekdot var aslında; her bayram annemin diktiği yeni elbiseler, alınan ayakkabılar, koç dedenin evinde kocaman bir yer sofrasında yenen kalabalık bayram yemekleri veya antalya’da isek bizde veya nihal teyzelerde yapılan neşeli bayram sabahı kahvaltıları, anneannemin efsane oklavadan çekme tatlısı, peş peşe yapılan bayram ziyaretleri, bayram ziyaretine gelenlere sunulan şeker ve tutulan kolonyalar…

kolonyanın yeniden çok revaçta olduğu bu günlerde insan elinde olmadan neden o zamanlar her gelene kolonya tutardık diye düşünmeden edemiyor insan; hijyene çok düşkün olduğumuz için mi?

bu meseleyi biraz gugullayınca kolonyanın tarihine dair yazılarla karşılaştım. bugün bildiğimiz anlamda kolonyayı memlekette 1880’lerden itibaren kullanmaya başlamışız ve kolonya öncesinde konuklara gül suyu sunarmışız meğer; bunu düşününce hijyen değil muhtemelen ferahlık ve tazelik sunmak niyet…

 

her bayram olduğu gibi bizim evde bir bayram havası yok tabii. sıradan bir tatil günü geçiriyoruz.

ben balkonda bunları yazarken annemin çeyizi olan pembe incecik porselen bir fincandan darjeeling çayımı içiyorum, a. içeride çalışıyor, t. bize akşam yemeği için bir şeyler hazırlıyor ve kızımız a. odasında takıları için kendisine bir pano yapıyor.

hava sabaha göre biraz daha ılık, dışarıda daha fazla hareket var çünkü +65’in sokağa çıkma günü; ama sadece onlar değil sanki herkes sokakta… (17.15, 24 mayıs)

***

dün yukarıdaki satırları yazdım ama öylece kaldı.

şimdi bayramın ikinci günü. çocuklar hala uyuyor. a salonda, ben kendi çalışma masamda çalışıyoruz.

bugün hava serin ve yağmurlu…

bir kahve molası vermek için kalktım; kahve demlenirken bu yayını bitiriyorum.

çalacağım parça bana çalışırken eşlik eden antony‘den

the spirit was gone

diyoruz.

 

bir sabah; tekrar etmeyen şey ise sert rüzgar ve ardından gelen yağmur…

bu sabah da her zaman olduğu gibi 4.55‘de alarmım çaldı ve kalktım. mutfağa gidip ilacımı içtim. ardından banyoda yüzümü yıkadım ve dişlerimi fırçaladım. salona geçip pencereleri ve perdeleri açtım ve 25 dakika qigong çalıştım. saat 5.30 olmuştu; biliyorum çünkü alarmım tekrar çaldı. belim zorluyor bugünlerde ve vücut ağrılarım geri döndü; ağrılar muhtemel düzgün uyumadığım için. geceleri yine zihnimi durduramıyorum!

sonrasında giyindim ve standart makyajımı yaptım. saçlarım idare eder ama kaşlarım tamamen yoldan çıkmış durumda; bunu çözmem gerekiyor artık!

salonun  pencerelerini ve perdeleri kapatıp mutfağa geçtim. önce kendime moka pot’la her sabah olduğu gibi minik bir kahve demledim sonrasında iş yeri için kahvaltımı ve öğle yemeğimi hazırladım; kahvaltı için rokalı, avokadolu ve zeytin ezmeli bir sandviç öğle yemeği içinse haşlanmış siyah pirinç, zeytinyağlı semizotu ve baharatlı bir yumurta. alarmım tekrar çaldı saat 6.25 olmuştu. mutfağı toparladım, çantamı yerleştirdim, ceketimi, ayakkabılarımı giydim, maskemi taktım, çıktım. saat 6.34‘tü…

rüzgar o kadar sert esiyordu ki şemsiye hiç bir işe yaramadı. üstüm yeterince kalın değildi, ıslanmıştım ve serviste yol boyunca çok üşüdüm. uykuyla uyanıklık  arasında kucaklaşmanın kitabı‘ndan okuduğum eduardo galeano cümleleri içimde gezdi durdu…

İyi ki insanın zihni ayrıca yol alıyor.

Dün ve bugünün bir araya geldiği , birbirini tanıyıp kucaklaştıkları tek bir yer var o da yarın

***

artık ofisteyim, masamın altındaki minik ısıtıcıyla ayaklarımı ısıtmaya çalışıyorum ve niye bilmiyorum uzun bir arada sonra  chavela vargas dinliyorum. çok özlemişim…

şimdi birlikte,

si supieras‘ı dinleyelim.

fotoğraf dünden…

 

Galileo ve Darwin’in de söylediği tek şey şuydu:

Düşündüğümüz şekilde olmak zorunda değil.”

— ursula k. le guin

 

 

 

canımız ursula’nın boşa geçirecek vakit yok kitabını, içinde kendi yaptığı gelincik resimleri ve basra körfezindeki kapıların kilitlerinin ve tokmaklarının olduğu bir kartpostalla ilettiği zaman çok mutlu olmuştum. niye bilmiyorum, belki de ege’nin kartpostala yazdığı sözler yüzünden, kitabı uzun süre yanımda gezdirdim fakat okumadım. sonunda okuma konusunda çok da verimli geçmeyen bu covid19 günlerinde, servisle işe gelip giderken, sarı bir marker’la bir sürü cümlenin altını çize çize kitabı bitirdim.

ege kartpostalda “Açıkcası romanları ya da anlatıları kadar güçlü bulmadım bu denemelerini ki şiirlerini bile çoğu insanın aksine güçlü bulurum. Denemeleri yaş aldıkça hissedeceklerimin de farklılaşacağını daha sert yüzüme vurdu…” yazmıştı. yaş aldıkça, insanın bedenindeki ve zihnindeki değişimlerle birlikte hissettikleri de kesinlikle değişiyor; bu değişimi hissetmeye başladığım yaşlara geldim sanırım.

***

benim bu denemelere dair hissettiğimse, sanki yaşlı olan ursula’ya daha uzak hissettiğimdi. bu duyguyu kızıma, ada’ya, anlatmaya çalışırken, yaşlı olan patti smith’in duygu dünyasına ursula’dan daha yakın hissettiğimden söz ettim. bu şu an için geçerli tabii; bundan on yıl sonra veya yirmi yıl sonra ne hissederim bilmiyorum. burada ne demek istediğimi ursula’dan bir alıntı ile anlatayım:

1995 yılında bir metnin her hangi biri için taşıdığı anlam, aynı metnin 2022’de ifade edeceği şeyden tümüyle farklı olabilir. Oregon’da ifade ettiği anlam, İstanbul’da anlaşılmaz olabilir; oysa İstanbul’da benim hiç niyetlenmediğim bir anlam da taşıyabilir.

belki de rahatsızlığımın nedeni ursula’nın çok açıktan, yaşla gelen  huysuzluğunu kabul etmesindedir… belki de benim de vakti geldiğinde huysuzun önde gideni olacağımı bilmemde… kim bilir…

***

geçen pazar olduğu gibi bu hafta da pazar günü 65 yaş ve üstündekilerin sokağa çıkma, bir başka ifadeyle havalandırma günüydü. bu yaşadığımız tuhaf günlerde sanırım beni en fazla etkileyen şeylerden biri  yaşlı insanlar için bu sürecin zorluğu ve bir şekilde onların görünürlüklerinin başka bir şeye evrilmesi…

burada sözü yine ursula’ya bırakacağım:

Eksilmiş bir şeyle ne yapılır?

… Çömlekçi kuşunun sorusunu* uzun uzun, ciddi bir şekilde düşünmeyi tavsiye ediyorum. 

Buna verilecek pek çok yanıt var. Eğer üzerinde uğraşırsanız, eksilmiş bir şey de çok iyi değerlendirilebilir. Bir sürü insan (genci yaşlısı) bunun için çabalıyor.

Henüz gerçekten yaşlı olmayan insanlardan tek istediğim, onların da çömlekçi kuşunun sorusunu düşünmeleri ve ihtiyarlığın kendisini eksiltmemeye çalışmaları. Bırakın yaş meselesi olduğu gibi kalsın…

Lütfen şunu anlayın, ben kendi adıma, kendi huysuz ihtiyarlığım adına konuşuyorum. Bunun için kendilerine ‘dinç’ ve ‘enerjik’ denmesinden hoşlanan seksenliklerle dolu öfkeli bir sürü tarafından azarlanabilirim. Peri masalına inanmak isteyenlerden bunu esirgeyemem ve eğer düşündüğümden daha uzun süre yaşarsam ben de bunu isteyecek hale gelirim: Sen yaşlı değilsin! Kimse yaşlı değil. Hepimiz sonsuza dek mutlu yaşayacağız.”

çömlekçi kuşun sorusu, robert frost’un 1916 yılında yayımlanan the oven bird adlı şiirinden.

***

kitaba geri dönersem;

kitap, ursula le guin’in 2010-2017 yılları arası yazdığı blog yazılarından bir seçki. tüm yazılara şuradan erişebilirsiniz. ursula 2010 yılında, 81 yaşındayken, jose saramago’nun bloğundan ilhamla blog’a başlıyor. pek çok şey konusunda yazıyor ve son yazısını eylül 2017’de, ölmeden dört ay önce yayınlıyor. kitapta doğrudan yaşlılıkla ilgili olmasa da bir şekilde o geçen yılların izinin sirayet ettiği denemeler de var. bazılarını çok sevdim; örneğin yumurtasız‘ı ve notre-dame de la faim‘i…

***

bu yayına ne şarkı çalacağım konusunda çok kararsız kaldım. bir an içimden leonard cohen’in son albümünden bir şarkı çalmak geldi ama dünyalarının çok farklı olduğunu hissediyorum. bu durumda alan parsons project‘den old and wise‘ı çalacağım.

buna ursula ne derdi bilmiyorum…

kitapta, dönüp duran yıldızlar, çepeçevre deniz: philip glass ve john luther adams başlıklı müzikle ilgili bir yazı da var. bu iki sanatçının eserlerini dinlediği performanslarla ilgili bir yazı bu ve şöyle bitiyor:

Bu konserlerin ikisinden de çıktığımda, devletimiz kendini parçalara ayırırken ve türümüz kendi yuvasını mahvetmeki çin deliler gibi uğraşırken nasıl nasıl da havada, ruhumuzda titreşimler yaratmaya devam ettiğimize, bu müziği, bu soyut, güzel, cömert şeyi yapabildiğimize hayret etmekle meşgulüm.

evet old and wise diyorum.

… Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?…

— bülent  ortaçgil

 

 

normalleşmeye başladık…

her normalimiz de olduğu gibi yine harikalar yaratıyoruz tabii; bu konuda hiç hayal kırıklığı yaratmadığımız muhakkak!

neyse, buradan devam etmeyeceğim…

sadece şahane bir şarkı çalıp kaçacağım.

emel mathlouthi söylüyor

holm

 

Gözlerimi kapatsaydım, düşlerim beni alıp götürseydi

Yeni bir gökyüzünde yükselir ve uçardım

Kederlerimi unuturdum

Hayalimde seyahat edebilseydim aşkın ve umutların yeşerebileceği saraylar ve geceler inşa ederdim

İnsanların özelliklerinin baskı ve sefaletle gölgelendiği; inşa ettiğimiz her şeyi yok eden acı gerçeğin ızdırabını çektiğimiz bir dünya

Gaddarlığın, zorbalığın yükselen duvarlarının içimizdeki hayalleri ezip geçtiğini gördüğün bir dünya

Ve kalplerde hüküm süren karanlık ve açgözlülük…“*

 

 

*çeviriyi videonun altındaki yorumlardan aldım…

 

veya benim onu ilk tanıdığım adıyla, tumblr halkından, hafif abi’yi. çok keyifli günlerdi diyerek susuyorum elbette…

***

 

“epey zaman olmuş blog işlerinden elimi eteğimi çekeli. fakat sevgili zelda bahis konusu ise davete icabet etmemek olmazdı! eh, gelmişken birkaç laf edip sıvışayım o halde.

*

imdiii, bu kara[ntina] günler[in]de ne mi yapıyorum? aslına bakılırsa birçokları gibi “hiiiç!” demeliydim, çünkü ruh halim tam da bu cevabı gerektiriyor ama ah ben yok mu ben (pen?!), yapamıyorum öyle!

*

önce hissettiklerimden konuşayım. bi kere, tezer özlü’nün neredeyse hepimizce ezbere bilinen o ünlü sözünde saklı dehşeti bütün boyutlarıyla, dahası, meymenetsiz cavit’le birlikte (covid-19’a ben böyle diyorum arkasından!) duble porsiyon yaşamakta olduğumu[zu] görüyorum –çünkü ne yazık ki gündemi izleme alışkanlığından kendimi bir türlü alamıyorum (gündemden korkunç bir örnek vermiştim bu cümlemin sonunda, sildim. bu güzel blogu kirletmenin anlamı yok.)

*

ikincisi, bunun bir karabasan ya da bir eşek şakası olduğunu düşünürken yakalıyorum kendimi ve halime acı acı gülüyorum. değil canım değil, en baba distopik roman ya da en korkunç korku filmi bile yaşamakta olduğumuzun yanında oyuncak kalır. bu iş bittiğinde – ki benim gibi müzmin bir kötümsere göre bitmeyecek, bitmez– hepimiz renk renk, boy boy paranoyaklar olarak ortalıkta salınıp duracağız.

*

sonra da kendimi başka yoldan avutmanın yolunu buluyorum. oolum diyorum, önünde sonunda hepimiz tarih olacağız –hayır, tarih filan değil masal!–, dalgana bak! ben de dalga boyumu ölçüyorum (boyumu bu yeni dünya ölçüyor nasılsa). morötesi mi kızılötesi mi karar veremiyorum. öyle ölçüyorum olmuyor böyle tartıyorum olmuyor, gelsin o vakit musiki… barok: % 90, azıcık da diğerleri. ruhumun (yani naçiz bünyemin beyin nahiyesinde vuku bulagelen elektrokimyasal süreçler bütününün) selâmeti için eğitim değilse bile musiki şart!

*

velhasıl, duygu durumum kaygı verici. birçoğumuzunki gibi. hava almaya balkona çıkayım şimdi biraz. bugünler geçmeli diyeyim. ingeborg bachmann’ın sözcüklerini ödünç alarak, göğüslerdeki taşları itmek, karanfilli elleri serbest bırakmak ve onların şarkı söylediklerini duymak için genci yaşlısı, dünyanın dört tarafında inatçı bir umutla hayata ve yanındakilere sarılsa diyeyim (aman ha, uzaktan!).

*

yaşayışıma gelince, adı üzerinde: yaşıyorum 🙂 halâ! koronadan nalları dikmem herhalde, lâkin başka şeyleri bilemiyorum. onları mecburen öteliyorum, bu gidişle onlar beni öteleyecek gibime geliyor 🙂 nerede yaşıyorum? yurt edindiğim köyden uzakta, dört yıldır gözüm gibi baktığım canım fidanlarımdan, tarla faremden, sarsak kaplumbağadan, şen kuşlardan, pasını bir türlü temizleme fırsatı bulamadığım el arabasından ırak. dört duvarın arasında, biraz ekranın karşısında, biraz sayfaların arasında, biraz kendi içimde.

*

lafı fazla uzatmayalım, ev sahibimiz kızmasın! şimdi ben gideyim müzik gelsin: emerson, lake and palmer‘dan, grubun adıyla aynı adı taşıyan albümden: “lucky man“. (bu vesileyle bugün bu şarkıyı müzik kutuma da koyacağım.)”

Manzara uyanır doğrular kendini 

Neden sonra gökyüzü gelir 

Aynasını tutar

—  ilhan berk, gökyüzü

 

 

 

mesajınızda “sanki ütopik bir dünyanın içinde aynı mahallede yaşayan komşular gibiyiz 🙂” diyorsunuz ya ben de yıllar önce takip ettiğim mail listesi ve tartışma platformu olan arafiyan’daki tanıma gönderme yaparak aynı avluya bakan pencerelerden birbirine seslenen insanlar gibiyiz diyorum hep.

siz panama’dan, binlerce kilometre uzaktan, neredeyse dokunabileceğim kadar yakınsınız bana;  konserve ruhlar ve elbette instagram hesabınız sayesinde.

burada susuyorum ve sözü size bırakıyorum…

***

Uzun zamandır arafta gibiyim. Dünya dönmeye devam ediyor ve ben sanki küçük bir baloncuğun içindeyim, havada asılı kalmışım, hiçbir yere konamıyorum olan biten hızla akıyor önümden. Günler ve geceler  sonsuz bir düzene hizmet ediyorlar, güneş ve ay hiç bitmeyen bir şarkının nakaratı gibi. Oğlum büyüyor, saksıdaki çiçeklerim yeni bir yaprak vermeye devam ediyorlar. Pamukta çimlendirdiğimiz börülce taneleri bile yaşama tutundu.  ‘’Yarın’’ımız okyanusta yönünü kaybetmiş bir gemi gibi. Ben yine de her gün çiçeklerimi sulamaya devam ediyorum, daha önce denemediğim sebzelerle turşular kuruyorum. Hiç okumadığım yazarlardan öyküler okuyor, hiç duymadığım şarkıları dinliyorum. Uzun uzun penceremden bakıp pelikanların telaşına ortak olmaya çalışıyorum.

Panama’da dokuz ay sürecek yağışlı sezon başladı. Karantina ve gri gök birbirine çok yakışıyor.  Evden çıkmayalı 45 gün oldu ama penceremden dünyayı görebiliyorum.

Madem arafta gibiyim diye söze başladım halimi en iyi anlatan ve çok sevdiğim bir şarkıyı rica edeyim sizden  Jane Birkin’den Living in Limbo.

Şu ara gerçekten bu moddayım Bir gün uzun uzun anlatırım belki. 

Sevgilerimle.”

 

“…

zamanın doğası üzerine çalışıyordum

an’ın ne olduğunu görmek için

bir noktayı sonsuz kere sonsuza

bölerek”

— bora ercan,  sonsuzun çocukluğu

 

 

altıda kalktım ve hava tamamen aydınlanmıştı; yarın hafta içinde olduğu gibi saat beşte kalkmaya karar verdim. günün benimle ağarmasını seviyorum. 35 dakika qigong çalıştım; biraz esneme, ısınma sonrasında sekiz ipeksi hareket…

her geçen gün daha iyi oluyorum ama hala çok acemiyim. artık bedenime ve nefesime biraz olsun odaklanmayı ve beni tedirgin eden şeyleri düşünmemeyi başarıyorum. odaklanmak için ellerim, evin etrafında uçan kuşlar ve karşısındaki ağacın dalları çok yardımcı oluyor. ama hala yeterince sabırlı değilim; zihnim bir noktadan sonra beni terkediyor ve her şeyi toparlayıp geri geliyor…

bütün o sakinleşmenin sonrasında, dün adamızla yediğim o uzun ve  baş başa akşam yemeğinin metni geri geldi; çocuklara daha fazla umut verebileceğimiz bir evrende olamamak çok yorucu ve çaresiz bırakan bir şey insanı. en çok da yanlış cümleler kurma kaygısı; ‘sen kendi evrenini yaratmalısın’ dedim ona, bu cümleden kendim bile ürkerken…

şimdi kahvenin suyu kaynadı. kalkıp demlemeliyim ve dün geceden beri  zihnimde dönen iki cümleyi döndürmeye devam etmeliyim… (7.25)

Bir büyük sükûn dinler beni
Umudu dinlediğim yerden

***

çocuklar hala uyuyor. a. ile kahvaltımızı yaptık, o çalışmak için salona geçti. ben masayı toparladım; yeşillikleri yıkayıp kuruttum ve buzdolabına kaldırdım. kereviz saplarının kök kısmını suya ıslattım, sapları ayıklayıp doğradım ve turşuya ekledim…

pencerenin dışına kumrular yanaştı; biriyle sanki göz göze geldik; hissettiğim ürküntü değil, öylesine bir bakıştı; bir tanıdıklık, güven ve aşinalık… günlerdir onları çavdar unu diye yanlışlıkla aldığım çavdar taneleriyle besliyoruz. gözlerimi biraz daha uzağa geçen yıl tamamen budanan dut ağacına çevirdim, bir kez daha, kimbilir kaçıncı kez, leyla kim diye düşündüm ve dutun gövdesinden fışkıran bir avuç yaprağı gördüm; anlaşılan geri dönüyordu… (11.00)

***

karşı binadan ikinci katta bordo eşofmanlı beyaz saçlı bir adam sarı bir bezle balkon demirlerini siliyor; aynı karganın sürekli tünediği balkon demirlerini… yine filme dönüyorum ve karga grafitilerinin bir anlamı var mıydı diye düşünüyorum; muhtemelen pek çok kişinin bu filmi bana izle demesinin nedeni olan kargaların. yoksa son yıllarda karga sevmenin cazibesinden ve bir anlamda romantizminde mi bu tercih? karga değil köpek çizse, ağaç çizse veya ölümü çağrıştıran başka bir şey diye düşünürken karga acaba ölümü mü temsil ediyor diye düşünüp, nefret ediyorum! kargalara yüklenen karanlık, ölüm, mezarlık ve leş anlamlarından hoşlanmıyorum; çok akıllı diye sevilmelerinden de…  eğer filmde tercih edilen ölüm metaforu buysa, kötü… çok kolaycı ve klişe…

ben kargaların kuş halini seviyorum; renklerini, duruşlarını, uçuşlarını, oyunculuklarını, eğlenceli karakterlerini ve mitolojilerini…

işe yarar bir şey filmini bugünden itibaren kafamda döndürmeyi bırakıyorum. bir şekilde sevmedim filmi. hikayeyi sevdim, ışığı ve görüntüleri sevdim, yolculuğu sevdim ama karakterler yoktular!

leyla kimsin sen? diyorum günlerdir. gerçekten nasıl bakıyorsun bütün bu olan bitene? kendine “şairim” diyen söz söylemeye korkar mı?

(11.45)

***

öğleyin papara yaptım; çocuklar kahvaltı, a. öğle yemeği olarak  yedi. ben sadece tadına baktım. eti çok azalttım uzun süredir ve şu sıralar ayurvedik beslenmeme geri döndüm. bu hem bedenime hem ruhuma iyi geliyor. sürdürmeliyim!

şimdi herkes mutfaktan çıktı. ev sessiz, dışarısı sessiz, şu tuhaf günler bittiğinde bu sessizliği özleyeceğim…

darmadağın olmuş mutfağı bıraktım, masama oturdum bunları yazıyorum… kulağımda so duo‘nun yeni dört melodisini, kırsabır‘ı  döndürmeye devam ediyorum.

içine çeken, çekerken insanın içinde kapılar açan melodiler ve sözler bunlar…

güneş hastanede yatarken kayıtlara başlamışlar…

o giderken, üç elma yerine,  üç derin nefes kalmış geriye; dünyanın yüküne karşılık ağaçlar, ışık ve umut…

 

Bir şeyler değişiyor, seziyorum
Karanlık koyulaştıkça ışığa dönüyoruz

bu yazıya dair bir kaç notu buraya bırakmasam olmaz!

bu yayındaki iki parça so duo‘nun dün çıkan yeni albümü kırksabır’dan. albüme dair her şey için şurayı tıklayın lütfen: kırksabır

güneş giderken çok şey bıraktı; bana bıraktığı şeylerden birisi de sevgili sumru ağıryürüyen oldu. yıllardır severek dinlediğim bir ses, yanıbaşımda artık…

yazının arasına karışan işe yarar bir şey filmi neredeyse bir haftadır benimle. ama bu yazıyla birlikte filmi de geride bırakıyorum…(16.18)

 

Tanrım sen beni sınarken nelerce
Ben seni sınadım

— gülten akın

 

 

 

sevgili büyücüm zelda, yine iyileşmeye geldim kapına.

 neredeyse çoğu zaman radyoz çalarken pc’de oyunu bu kadar geç fark etmem tuhaf. belki de son zamanlarda canımın sıkıntısından hiçbir şeye doğru düzgün bakmıyor, okumuyorum. evet, bundan olmalı. uzun süredir aynı müzikleri çalıyor, çoğu zaman müziksiz oturuyor (bazen tahammül edemiyorum sese), iş yaparken kendi kendime mırıldanıyorum, şarkı değil sadece, bir roman cümlesi, bir şiir dizesi ve anlamsız kelimeler.

son günlerde gülten akın’ın şiirlerine tekrar döndüm. geceleri usta ile margarita’yı okuyor, gündüzleri ise yoga yapmaya çalışıp (evet sıkıntıdan o düzeni de bozdum) kalan zamanda onun şiirine takılıyorum. yüzyıllık yalnızlık romanındaki buendia ailesinin sonradan değil doğuştan deli fertleri gibi takıldığım şeyi de tanrım belliyorum. bu iyi geliyor. o zaman bir şiir* bırakayım buraya, benim anlatmak istediklerimi benden güzel anlatıyor bazı şiirler. bu da onlardan biri. okuyalım hep beraber;

  

“çağrılı geldimdi, uzunca eğlendim / sonsuz duracakmış gibi güldükçe insanlar / gidecekmiş gibi gülümsüyorum / yüreğimde kıldan testere / bir yanartaşı yürüyorum döne döne / hayatın dilvermez karıncasıyım / günle yarışan bedenime dokunsam / acıyor mu vurdukları yer eskisi kadar / belki ben alıştım / ses vermiyor özlediğim, susturmuşlar / yok, sevgiden yandım / savatlı gümüşüm, eskimezim / sabrı deniyorum. “

 ——————-

 keşke bu yazıyla beraber hep oturduğum koltuğumun fotoğrafını gönderseydim sana ama bunun için şimdi oturduğum yerden kalkmam ve fotoğraf çekmem gerekiyor. kurguya ne gerek var, telefonumda bulduğum bu kısacık video güzel. ne zaman çektiğimi hatırlamıyorum, niye çektiğimi de, sanırım sessizliği kaydetmek istedim, başarmışım. 🙂  şarkı ise son zamanlarda en çok dinledim şey, yoga yaparken tesadüfen çaldı, aklıma kaydettim ve hep dinledim. üç alakasız şey birleşti ve sana giden mektup oldu. çok sarıldım. 

The Woodlands‘den Long Lost Century 

 

 

(kalktım ve çektim fotoğrafı, demek ki çok zor değilmiş, sen hangisini istiyorsan onu koyarsın yazıya, …. )”

*sabır için ilahi, gülten akın

1 2 3 29