dünyanın bir radyosu
radyo z
30
Jun

her seçim süreci ve sonu…

en nihayetinde bize, tavan yapan egoları, taş kesmiş kabukları, bıçak gibi keskin sınırları, en uzağa ben işerim tavırlarını, memleketin siyasetçilerinin iğrenç eril dilini ve küstahlığını sunuyor.

bu durum, siyasetçiler ve kendine gazeteci diyen güruh bir yana “taraftarlar” açısından da böyle. sonucun yarattığı ruh haliyle hemen herkes ‘kötücül’ haline geri döndü, kimileri sessizken bülbüle döndü ve taraflar saflarını yeniden sıklaştırdı.

ben yarattığı umut, neşe ve keyif nedeniyle, onun da ötesinde partisinin yıllardır dile getirmediği konuları bağıra bağıra söylemesi ve barışacağız diye haykırmasından dolayı ince’ye her şeye rağmen “hakkımı helal ediyorum” ve oy verdiğim hdp’nin mecliste olmasından dolayı da mutluyum.

ancak, bir arkadaşımdan, sevgili noir’den aldığım aşağıdaki alıntı her şeyin özeti diyerek bir daha oy kullanmama kararının eşiğinde olduğumu da söylüyorum.

Bizim tahayyülümüzde adam(lar)
-hiçbir zaman- kazanmadı, kazanmazlar…

Adamlık bilmez bunu.

***

ve tekrar olabildiğince normalleşmeye çalışıyorum pek çok kişi gibi. sosyal medyayla arama bir mesafe koymaya ve haberlerden uzak kalmaya çalışmak ilk yaptıklarım. evvelki gün akşam, haberlere hiç bakmadan bamya ayıklayarak pavarotti dinledim; herkese tavsiye ederim ama müzik insanın yüreğine yüreğine vuran bir melodi olmalı;

örneğin o sole mio

çok iyi geliyor, kesin bilgi.

bu arada çocuklar yok. kız antalya’da tatil, oğlansa ispanya’da staj yapıyor. ikisinin de keyfi yerinde ve mutlu. bu nedenle ben de mutluyum ama onları özledim; annelik tuhaf bir şey. ömrümün sonuna kadar buna şaşacağım sanırım.

ben tam bunları yazdım, oğlan aradı. bugün tatil günüymüş. uzun uzun konuştuk. yediği en değişik şeyleri,  evde nasıl yaşadıklarını, şefin ona verdiği bisikleti ve şefin nasıl bir adam olduğunu, ispanya’daki hayatı, bizim memlekette her şeyin nasıl da değersizleştirildiğini, okul bittikten sonra en azından bir süre memleketten çıkıp uzaklarda yaşaması gerektiğini konuştuk… (28 haziran, 16.40)

***

cumartesi ve ben yine saat altıda ayaktaydım. eskiden sahile yürüyüşe inerdim ama bir süredir sabahları ayaklarım çok kötü kalkıyorum; bir ortopediste gitmeyi daha ne kadar erteleyebileceğim bilmiyorum.

rüyalarla uyandım. bir ev kiralamıştık, salon gittikçe genişliyordu sanki. kapısını açıp içeriye girdiğimizde geriye doğru gittikçe büyüyormuş gibi hissettim odayı; sürekli genişleyen evren gibi, bütün eşyalar birbirinden uzaklaşıyordu. oradan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum ama halıları değiştirmemiz gerektiğine karar vermiştik çıkarken. kalitesiz ve berbat bir mavi halıfleks kaplıydı yerler. rengini değiştiremeyecektik, ev sahibi elindekilerle kaplayacaktı. daha temiz olması için… evin avlusu gibi bir yerde plastikten ağaçlar vardı. hepsini tek tek yerinden sökerek ilerlediğimi hatırlıyorum ve en sonunda bir tanesini daha söktüğümde onun gerçek minik bir muz fidanı olduğunu anladım. tam o sırada uyandım…

akşamdan kalan bir kaç parça bulaşığı yıkadım. o esnada diana cluck aslında aydınlık bir sabaha hiç de uygun olmayan melodilerini söylüyordu ve mutfak penceresinin önündeki dut ağacının üzerinde bir karga sanki acı içinde, sessizce ötüyordu. üzerinden üç karga defalarca çığlıklarla geçtiler… sonra hangi ara olduğunu anlamadığım şekilde hepsi birden ortadan kayboldu.

kahvemi yaptım ve çalışma masama oturdum, mürdüm ağacını seyrettim. bütün çiçeklerini açtı ve hatta artık dökülmeye başladılar. sabah kalktığımda olan pamuk pamuk bulutlar da kayboldu, gökyüzü neredeyse tamamen masmavi şu an. bunu sevmiyorum… (30 mayıs, 07.20)

***

kahvaltı yaptık ve a. ‘yı yolcu ettim. sonra bir kahve daha yaparak  the leftovers‘ı bitirdim. ben çok sevdim ama bu diziyi tavsiye etmek konusunda tereddüt yaşıyorum. herkese göre değil sanki. ayrılmayı, geri dönmeyi ve daha da önemlisi kaybetmenin insana neler yapabileceğini anlatıyor. biraz gerçeküstü, biraz inançla harmanlanmış ve çok ama çok fazla metafor barındıran bir dizi. müzikleriyse olağanüstü; hem max richter  melodileri hem de diziye eşlik etmesi için seçilen diğer tüm melodiler.

dizinin ana teması, the departure son melodimiz olsun.

fotoğraf şu andan. diziden sonra temizlik, çamaşır ve ütüyle geçen günün ardından yeşil çayımı içerken yazdıklarımı toparladım. (18.56)

 

24
Jun

gece doğru düzgün uyuyamadım…

artık birşeylerin değişeceği umudu yüzünden yerimde oturamıyorum şu an; bu halime şaşırarak, bu halime kendi kendime gülerek biraz da…

50 yaşında heyecandan ellerim titreyerek ve kalbim çarparak oy kullandım. şimdi herkesin tanrısından, allahından, cadılardan, şamanlardan, hızır’dan, kurttan kuzudan, börtü böcekten, kuşlardan, çiçeklerden, ağaçlardan, derelerden, denizlerden, ejderhalardan ve çocukların yüreğinden yayılan mesajları, evrenin alma zamanı.

yarın, bugündür haydi

demiş ertuğrul mavioğlu twitter’da

haydi o zaman diyerek sözü

yeni türkü‘ye bırakıyorum

fırtına

diyoruz elbette.

 

 

 

9
Jun

dün iş yerinde bir arkadaşım…

… vücudunuz bir tapınak değildir. Bir lunaparktır. Onun tadını çıkarın! 

 

telefonla arayıp çok üzüleceğin bir şey söyleyeceğim dediğinde bunu hiç beklemiyordum. bu hayattaki en sevdiğim şef, anthony bourdain kara trene binmişti; hem de biletini kendisi keserek…

ofis arkadaşım “hayrola” diye seslendiğinde gözlerim dolu dolu haberi ona da ilettim. kim olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu ve muhtemelen elalemin gavuru bir şef için neden göz yaşı döktüğümü de hiç anlamamıştı.

anthony bourdain’ı önce no reservations programıyla tanıdım ve çok sevdim ama parts unknown‘la ona bağlandım. o artık sadece zeki, komik, hayatın çemberinden geçmiş bir şef olmasının ötesinde dünyanın karanlık sokaklarında, gölgelerinde dolaşmayı seven bir ruh’a dönüşmüştü benim için.

dünden bu yana intiharı üzerine söylenenler ve yapılan yorumlar beni hasta ediyor. bunun için en iyi özeti sevgili murat yaptı sanırım. ondan alıntıyla bu bahsi kapatacağım:

3 yaşayıp 5 gören huzursuzlar bi değişik ölürler. Üzülmedim. Huzura ermiştir. Sadece daha çok iş yapar çok güzel yerlere gider, götürürdü. Buna üzülünür…

ben üzülme hakkımı kullanacağım ama murat!

çok keyifle okuduğum mutfak sırları kitabından bir alıntıyla bu veda yayını bitiriyorum ve huzur içinde yat falan demiyorum. dünyanın arka sokaklarında, gölgelerinde gezmeye devam et diyorum…

Nedenini bilmiyorum ama makarna yaparken Mutlaka Tony Bennett ya da Dino şarkıları mırıldanırım. (Bugünkü Ain’t That a Kick in the Head). Makarna yapmayı severim. Belki de ruhumun karanlık bir köşesinde hep bir İtalyan-Amerikalı olmayı istediğim içindir. Belki de fesleğene zeytinyağı fışkırtmak hoşuma gittiğindendir.  Bilmiyorum….

elbette şimdi  dino‘yu, yani dean martin’i dinliyoruz

ve elbette ain’t that a kick in the head

diyoruz.

How lucky can one guy be
I kissed her and she kissed me
Like the fella once said,
Ain’t that a kick in the head?

The room was completely black
I hugged her and she hugged back
Like the sailor said, quote
“Ain’t that a hole in the boat”

My head keeps spinning
I go to sleep and keep grinning
If this is just the beginning,
My life is gonna be beautiful

7
Jun

sabah alarmım…

leonard cohen’in you want it darker’ını çalmaya başladığında bir rüyanın içinden sökülüp alındım.

her şey bir fotoğrafla başlıyordu; yani hatırladığım kısmı bu. uyandığımdan beri öncesini hatırlamaya çalışıyorum ama yok tamamen silinmiş durumda. o fotoğraf antalya’nın eski mahallerinden birinde ve bahçesinde palmiyeler olan bir evin fotoğrafıydı; hafifçe eskitilmiş gibi ve sarı bir ışığın hakim olduğu bir ev fotoğrafı. sonra aniden kendimi bir otobüsün en ön koltuğunda otururken buldum ve otobüs ilerliyordu. aynı ışıkta ve duyguda, etrafında yüksek kızılçam ağaçlarının olduğu, düzlerçamı havasında bir yolda ilerlemeye başladık. yolun hemen yanındaki beşer katlı evler terkedilmiş ve çok eskiydi. ne olmuş antalya’ya diye düşündüğümü hatırlıyorum…

sonra yol bitti ve denize kavuştuk aniden, şehrin merkezine gelmiştik ve ben heyecanla ayağa kalktım. içimden ‘çocukluğum’ diye geçirdim, ardından “yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir”* dizelerini fısıldadım. ama burası benim antalyam değildi…

falezlerin üzerinde olmayan, eski, köhne ve neredeyse terkedilmiş, açıklarında minik adaların olduğu “kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının”** siyah beyaz şehriydi burası…

evet sarı ışık tamamen kaybolmuş ve her şey siyah ve beyaza dönüşmüştü…

işte tam o sırada you want it darker çalmaya başladı…

*şehir, konstantinos kavafis
** rüya içinde rüya, edgar alan poe

 

6
Jun

her şey öylece geçiyor…

ve buraya uğrama girişimlerim her defasında başarısızlıkla sonuçlanıyor.

memleketi seçim havası sardı; bu sefer başka bir heyecan ve sanki bir umut dalgası var. bir şeylerin kesinlikle değişmesi gerekiyor artık; aksi durumda bu bataklıktan çıkamayacağız…

ve söylemeden edemeyeceğim. prompter’ın bozulduğu andaki sessizlik enfesti ve uzun zamandır izlediğim en iyi kısa filmdi 😉

***

t. bu yaz sonuna kadar ispanya’da olacak; bu onunla en uzun ayrılığımız. iki yaşındayken bir ara yaptığım yurtdışı iş seyahatleri nedeniyle yokluğumda ortada hiç bir hastalık belirtisi yokken ateşlenirdi. ben dönünce ateş falan kalmazdı. o günler çok uzaklarda kaldı ve o ateş bambaşka bir şeye dönüştü artık…

***

the leftovers’ı izlemeye başladım. inanılmaz bir diziymiş, beklediğimden kesinlikle daha iyi çıktı. kaybetme,  inanç ve unutma üzerine ilk sezon…

inanmama hakkımız engellenemez” diyerek slogan atıp ve diziden bir alıntı yapıp çıkacağım buradan;

İyi bir çocuksun Tom. Sorun değil. Bu yüzden içinde zehir varmış gibi hissettiriyor. Sen bir boşluk olana kadar seni yakacak…

***

bugün plansız bir şekilde evde kalmak zorunda kaldım ve işe gidemedim. şu anda leftovers’ın müziklerini dinliyorum ve mürver ağacına karşı yaseminli yeşil çayımı içiyorum.

diziyi güzel yapan şeylerin en önemlilerinden biri inanılmaz güzel max richter melodileri…

şimdi dizinin soundtrack’inden ardarda dört melodi dinleyelim

dona nobis pacem 2

a blessing

she remembers

illumination / Clouds

fotoğrafın tamamını görmek için üzerine tıklayın lütfen… 

 

 

27
May

erkenden uyandım yine…

belki de çıkıp yürümeliydim biraz ama tuhaf bir yorgunluk var bu aralar üstümde. sabahları vücudumun her yeri ağrıyarak uyanıyorum… kahvaltı yaptık, a.çıktı, bugün çalışması gerekiyor çünkü,  çocuklar hala yataklarındalar. pazarları genel olarak iş günümüz;  ev halkının hepsinin biraz ucundan tuttuğu temizlik, çamaşır ve belki bir az ütü günü. bugün buna da halim yok!

dışarıda yağmur yağıyor… çalışma masamın karşısındaki ağaçlar yeşilliklerinin en parlak halindeler. asma yapraklarıyla sarmalanmış nefis mürver ağacı tomurcuklandı, yan tarafındaki ceviz ağacı bu yıl iyice boy attı; yaprakları yanındaki evin üçüncü katına ulaşıyor. mürverin diğer yanındaki dut da bu yıl çok büyüdü ve onu arkasından sarmalayan nar  ağacı kıpkırmızı çiçekleriyle ben de buradayım diyor. ve hepsinin gerisindeki malta eriği meyveleriyle parlıyor…

ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları ve bunu tekrar tekrar söylemekten hiç sıkılmıyorum… ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları…

***

dün şahane bir gündü. sevgili nurşen‘le sonunda sarıldık ve uzun bir süredir takip ettiğim ve çok sevdiğim bazı blogger’ın gözlerine bakabildim;  birbirimize gülümseyebildik. sözcüklerin oluşturduğu bir evren blog dünyası; keşke yazmayı bırakmasak.

az önce mutfak penceresinin önündeki minik bahçemin solan çiçeklerini  temizledim. bir güvercinin kuğurtusu ve kargaların, martıların kanat çırpıntıları arasında agnes obel

riverside‘ı söylüyordu.

When that old river runs past your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so every near
The river will be your eyes and ears
I walk to the borders on my own
Fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why
25
May

sabah kendimi…

gri ve serin sokağa bıraktığımda havada hafif bir yasemin kokusu vardı. gülümsedim… ardından şimdiye kadar bir sarmaşığın arkasına gizlendiği için göremediğim bir dut ağacının salkım salkım sarkan dutları dikkatimi çekti; olgunlaşan bir kaç tanesini ağzıma atarak yürümeye devam ettim, bir kedi “yakaladım seni” der gibi bana baktı, ona da gülümsedim. tren istasyonu yerine geçici olarak yapılan devasa demirden köprüde her sabah olduğu gibi fatmanım’la karşılaştım. artık epey yaşlı ve hep yorgun olan fatmanım bu sabah sanki daha da yorgundu. uzandığı basamaklardan hafifçe başını kaldırarak bana baktı, yine gülümseyerek “günaydın” diye fısıldadım… şu sıralar, her sabah sahil yolunda beni karşılayan sarı güllere bakıp mutlu oldum, o esnada hemen yanı başımda bir karga kana kana su içiyordu…

hayata içimden sarıldım…

ve bütün bunlar olurken kulağımda ben howard gümbür gümbür

keep your head up

diyordu.

şimdi nefis bir yağmur yağıyor ve içimden hala şarkıyı fısıldıyorum.

kedi mi? dünden beri düşündükçe beni güldüren kedi o; bizim mahalleden elbette 😉

Oh yeah, keep your head up, keep your heart strong
No, no, no, no, keep your mind set, keep your hair long
Oh my, my darlin’, keep your head up, keep your heart strong
Na, oh,

6
May

dün eve geldiğimde…

hiç bir şey yapmaya enerjim kalmamıştı. ev halkına akşam yemeğini yemek sepeti maharetiyle halledeciğimizi de yazmıştım zaten. bir çuval gibi kanepeye yığıldım kaldım ve akşamın erken saatlerinde de kanepe uyudum. gece sürekli terleyerek ve berbat bir başağrısıyla uyandım; hala beynim adeta zonkluyor…

a&a erken çıktılar. t. salondaki kanepede uyumaya devam ediyor. ben birbirlerine kur yapan kumruların yanı başında mutfak masasında grey’s anatomy izleyerek kahvaltımı yaptım. ilk gençliğimden beri hastane dizilerini seviyorum.

mutfak penceremizi süsleyen çiçeklerimizi suladım, fotoğraflarını çektim ve masadaki kirli tabakları tezgaha alıp dışarıdan gelen serin havayı hissederek bunları yazıyorum; kumrular şimdilik gittiler…

17 nisan’da “kendimi ayrıntısına burada giremeyeceğim bir nedenle çok özgür hissediyorum şu an…” dediğimden beri bir özgürleşme süreci yaşıyorum ve yavaş yavaş normale dönüyorum. eğer bir tür kapana kısılmış veya köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorsam, kendimden uzaklaşıyorum; son bir yıldır yaşadığım buydu! bundan kurtuluyorum artık!

ve kurtuldukça, yazıyla, kendimi yazıyla anlatmakla ilişkim toparlanıyor… (28 nisan, 10.35)

***

yukarıdaki satırların üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş. şimdi çorbamı yudumlarken ve bunları yazarken, sabiha gökçen havalimanı’nda antalya’ya kalkacak uçağımı  bekliyorum. evet bu hafta sonu ev halkını geride bırakarak annemin dingin limanına gidiyorum; üniversite yıllarımda, okulun ve gençliğin sarsıntılı ve çalkantılı ruh hallerinde, beni karşılayan ve kucaklayan, sarmalayan dingin limana…

üstelik bu yolculuğun ucu hıdrellez’e çıkıyor: yüreğimde kendime ait, çantamda ise zarflanmış şekilde ada’nın dileklerini taşıyorum, hızır ve ilyas’a teslim etmek üzere, akdenize bırakmak üzere…

sabahleyin 19 yıl aradan sonra yeniden okuduğum ‘fransız teğmen’in kadını‘ adlı romanı bitirdim. günlerdir büyülenerek okuduğum bu romanla sıkı sıkı sarılarak vedalaştım. 30’lu yaşlarımın hemen başında yaptığım ilk okumadan aklımda kalan sadece şahane bir aşk romanı olduğu ve sarah’nın bu aşk içindeki özgür duruşuydu. tuhaf bir şekilde kitabın arka planında dönen ve anlatılan viktorya dönemi ingiltere’sine, sanayileşmenin getirdiği değişime dair aklımda anlamsız bir şekilde hiç bir şey kalmamış. hatta yazar john fowles’ın olmadık yerlerde araya girerek romanla ve karakterlerle kurulan bağı sarsıcı bir şekilde kırmasını da tamamen unutmuşum. hayır asla bundan şikayetim olmadı tabii.

bu okumada,  hikayenin aşk yanından ve sarah’ın duruşundan çok dönemin o sarsıcı değişim ve dalgalanmaları daha çok ilgimi çekti. marx’ın, darwin’in, dickens’in, oscar wilde ve diğer pek çok önemli sanatçı ve bilim insanın ortaya çıktığı bu dönemin dünyanın en sarsıcı zamanlarından olduğu ve bizi bugün olduğumuz noktaya ulaştıran bir kırılma yarattığı muhakkak. yarın marx’ın 200. doğum günü ve hala yazdıkları geçerli. üzerimize heyula gibi yığılmış kapitalizm ise sınırlarına bir şekilde dayandı; dünya onun yarattığı ekonomik, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yıkımın altında kaldı…

kitabı okumadıysanız okuyun diyorum ve toparlanıp uçağıma gidiyorum ( 4 mayıs, 19.35)

***

antalya’dayım… dayımla yengem az önce gittiler. annem yarın sabah için yumurta haşladı, ben kekleri dilimleyip saklama kabına koydum. annem dilimlediği peynirleri ve küçük çeri domatesleri saklama kaplarına yerleştirdi. ben bulaşıkları yıkadım, ekmeği dilimledim. o ekmeklerin bir kısmını buzluğa kaldırdı… şimdi o hala bir şeylerle uğraşıyor içeride. ben buz gibi bir kadeh beyaz şarabımı aldım ve balkona oturdum bunları yazıyorum.

şimdi annem geldi, karşıma oturdu, zeytin yapraklarını tek tek koparıyor dallarından. her şey yarın için, hızır için. bu evde, bu balkonda o kadar çok şey yaşandı ki; her köşesinde saklı bir anı, bir koku, bir iz var.

bugün annem, ablam ve ben durduk ve düşündük, kırkyedi yıl geçmiş bu evde, hepimizi kocatan babamızı alan koskoca kırkyedi yıl…

gündüz sokaklardaydık. yeni kapı’da bizim mahallede balık yedik, tophane’de çay içtik, ablamın evine uğradık, evinin bahçesindeki mis kokulu yediveren limonlarından topladık. sonra anne evine geri döndük. annemin deyişiyle çerçöp olan bol sebzeli bir akşam yemeğinden sonra  komşu kadınlarla birlikte  evin önündeki güllere dileklerimizi bağladık, arka tarafta yakılan ateşin etrafında toplandık ve dileklerimizi bir kez daha içimizden  geçirerek en az üç kere olacak şekilde ateşin üzerinden atladık. dileklerin arasına zamanın ruhuna uygun şekilde politik, seçime dair mesajlar da girmişti. işin en acıklısı etrafta hiç çocuk yoktu. zamane çocukları dileklerini evrene fısıldamayı bilmiyor… ben çocuklarıma bunu öğrettim şükürler olsun 😉

ateşin etrafında gözüm eski komşularımızı ve çocukluk arkadaşlarımı aradı; nazmiye teyzeyi, fatoş teyzeyi, nuray teyzeyi, arkadaşım gül’ü ve deniz’i, apartmanın haylaz oğlanlarını ve daha pek çok kişiyi düşündüm. her şey çok geride kaldı…

annem elime içinde kırk tane zeytin yaprağı olan peçeteyi tutuşturdu. üzerinde z. yazıyor. “dileklerini bir kez daha tut” dediği için ellerimin arasına aldığım zeytin yapraklarına dileklerimi fısıldadım…

billie holiday usul kulağıma fısıldıyor şu an… bu balkonda çok hayal kurdum, güldüm, ağladım, yıldızları saymaya çalıştım ama sanırım ilk kez billie dinliyorum; dua niyetine… (6 mayıs, 00.26)

***

sabah dörtte kalktık, hazırlandık ve taksi çağırdık. annem, ablam, nihal teyze ve nihal teyze’nin tatlı torunu nihal taksiye doluştuk tam sokağı çıkacaktık ki, annem “aaa unuttuk” dedi… hepimiz neyi diyince “güldeki dilekleri” dedi annem.  beş yarım akıllı kadın herşeyin merkezindeki şeyi unutmuştuk. kıkırdayarak, taksiyi geri çevirdik, koşarak indik; kırmızı iplerimizi, bereket için toprağa gömülmüş tahıl yüklü minik kavanozlarımızı aldık ve yat limanından kalkacak teknelere gittik. yanlış saymadıysam 6 tekne, gürültülü ve oynak oyun havalarıyla, yola çıktı. sağlığımızla ile dileklerimiz için haşlanan yumurtalarımızla kahvaltımızı yaptık. annem o kadar çok yumurta haşlamıştı ki, yan masanın bile sağlığını garantiledik 😉

falezlerdeki dilek kayalığına gelince tekneler dönmeye başladı ve herkes zeytin yapraklarını, irili ufaklı kağıtlara yazdığı, çizdiği dileklerini suya bıraktı… eve dönüşü mermerli üzerinden ve karaalioğlan parkı üzerinden yürüyerek yaptık ve tatlı nihal’e babasının, amcalarının ve bizim çocukluk hikayelerimizi anlattık…

ne iyi ettim de geldim antalya’ya diyorum ve keşke yatlar denize açılırken illa müzik olacaktıysa keşke bu olsaydı dediğim bir parçayı çalıyorum…

sezen aksu‘dan bir ederlezi yorumu geliyor şimdi

hıdrellez

diyoruz elbette. (6mayıs, 11.17)

1 2 3 22
Skip to toolbar