dünyanın bir radyosu
radyo z
22
Feb

dünkü bahar yerini…

serin rüzgarlı bir güne bıraktı… öğle tatilinde bahçeye çıkıp derin derin nefes aldım, biraz okumaya çalıştım ama sonra üşüdüm ve çiçek toplayıp içeriye kaçtım. çiçek topladım derken ciddiyim; birazcık kalan kardelenlerden ve birazcık da nergis şu anda masamın üzerinde bana gülümsüyorlar…

şimdi, sabahtan beri kafamda dönüp duran melodiyi çalıp kaçacağım ve tekrar çalışmaya başlayacağım.

her dinlediğimde, bizim komşunun oğlanları gibi hissettiğim yüzyüzeyken konuşuruz söylüyor

kendi evimde deplasmandayım

 

21
Feb

niye bilmiyorum, sabah yataktan…

kolayca kalktım bugün. aslında kalkmak genel olarak zor olmuyor da, karanlık ve soğuk bir sabaha çıkacak olmak fikri beni fena yapıyor epeydir; bugün bu durumla da sorunum yoktu.

sakince hazırlandım, biraz daha belirgin bir makyaj yapıp, koyu yeşil bir far sürdüm; hatta pek yapmadığım bir şekilde farı yanıma da aldım…

kahvemi yaparken, giovanni mirabassi‘nin gracias a la vida yorumunu dinledim, video çektim ve instagram’da paylaştım; evrene kalktığımdan itibaren hissettiğim duyguyu bulaştırmak umuduyla…

sokağa çıktığımda, hafif bir sise rağmen, ay ve yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu; “güneşli bir gün” dedim içimden… kediler sabahın erken bir saati olmasına rağmen hareketliydi, köşeden muz yiyerek yürüyen genç bir adam çıktı, biraz ilerde bir kadın apartmandan hızlıca kendini sokağa attı ve koşmaya başladı; ayağındaki topuklularla işi zordu… sokak her günün aksine hareketliydi…

durak arkadaşım her sabah olduğu gibi neşeliydi ve bir sabah konuşkanı olarak klasik şakalarını yaptı; kıkırdayarak sessiz ve uykulu servise bindik; bir kaç uykusuza günaydın diyerek yerlerimize geçtik.

biraz twitter’da gezindim, john everett millais‘in nefis bir resmine rastladım ve facebook’da kapak fotoğrafım yaptım. open culture’da çıkan bir yazıda borges’in kendi kütüphanesi için seçtiği 74 kitaba baktım ve sonra yol boyunca giovanni mirabassi’nin adelante albümünü gözlerim kapalı dinledim. kampüse girdiğimizde etrafı sis basmıştı… sonra hava yavaşça yükseldi ve güneş çıktı ama şimdi yine sis var…

bunları yazarken kahvemi yudumluyor ve gracias a la vida yorumları dinliyorum.

sanırım, dün düşen cemreden ötürü tüm bunlar.

size de

gracias  a la vida geliyor elbette.

giovanni mirabassi yorumuyla.

 

teşekkürler hayat; verdiğin her şey için;
her açtığımda
siyahı beyazdan, cennetin huzmesini karanlıktan,
sevdiğim erkeği kalabalıktan çıkarıp bana sunan gözlerim için

teşekkürler hayat, verdiğin her şey için
hayatın sesi ve kelimelerim
düşüncelerim, ettiğim kelamlar,
annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş
ve aşkın izleri için

teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;
duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,
ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar
ve yarin sakin fısıltıları için

teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;
caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında
ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde
ve evlerinde yorulan adımlarım için

teşekkürler hayat, her şey için;
yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim
ve yeniden hayata sunabildiğim için
kahkahalarım, göz yaşlarım
ve bu şarkı için

her şey için teşekkürler

 

17
Feb

günlerden sonra güneş açtı…

havada tek bulut yok ve ben mutluyum. normalde bulutsuz havalar beni gerer ve mutsuz eder ama bunu özledim doğrusu. pırıl pırıl güneş iyi geldi…

memleketin havasının ağırlığı yetmezmiş gibi üstüne çivi de çiviyi sökermiş niyetine cioran‘la söyleşilerin olduğu ezeli mağlup adlı kitabı okuyorum. şuraya küçük bir alıntı bırakayım:

“… İktidarın kötü, çok kötü olduğuna inanıyorum. Onun varlığı karşısında mütevekkil ve kaderciyim, ama bir musibet olduğunu düşünüyorum. Bakın, iktidara ulaşmış kimseler tanıdım ve bu korkunç bir şey. Ünlü olmayı başaran bir yazar kadar korkunç bir şey. Üniformalı olmak gibi bir şey bu; üzerinizde bir üniforma varsa, artık aynı insan olamazsınız: İşte, iktidara ulaşmak da, daima aynı olan görünmez bir üniformayı giymektir. Kendime soruyorum: Normal olan, ya da normal gibi görünen bir insan, iktidarı neden kabul eder? Sabahtan akşama meşgul yaşamayı neden kabul eder? Muhtemelen hükmetmek bir zevk, bir zaaf olduğu içindir bu. Bunun içindir ki kendi isteğiyle iktidardan feragat eden hiçbir diktatör ya da mutlak şef örneği yoktur. (…) İktidar şeytanidir: Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.

***

günler hemen hep çalışarak geçiyor ve bu hafta sonu da eve işle gidiyorum. artık tatillerim de doldu! şimdilik yapacak bir şey yok. ömrümüzü satmaya devam ediyoruz…

***

masamdaki kardelenler de sonlarına yavaş yavaş teslim oluyorlar. buna da cioran’dan bir alıntı yapalım:

yaşlılık kesinlikle yaşamış olmanın bir cezasıdır

 

ve bajar‘ı dinleyelim

berfin

yani kardelen

diyoruz.

 

16
Feb

oyuna ikinci katılan…

sevgili leylakdalı oldu.

öykümüz şebnem işigüzel’in gül ile fikri‘si.

“… Karısının elini tutup başucuna oturdu. ‘Bir gün sonra ölecek olsa bile, şimdi yaşıyor’ dedi kendi kendine. Hemşire, doktora yanılmış olmasının imkansız olduğunu anlatıyordu. Çıkarken pervaneyi çalıştırmışlardı. Pervane başlarının üzerinde dönüp duruyordu. Karısının karanlık yüzündeki derin gölgeleri seyretti. Karısının acıyla aralanmış dudaklarını. Sonsuz bir mutluluk ve heyecanla seyretti karısını. Onun yaşıyor olduğunu düşünerek. Bundan sonsuz bir mutluluk duyarak…”

rengi siyah.

ve müziğimiz

müzeyyen senar‘dan

ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır.

 

15
Feb

oyuna, ilk olarak sevgili öykü katıldı…

öykümüz o’henry‘den yeşil kapı;

“… Merdivenin başında durup merakla etrafına baktı. Sonra koridorun diğer ucuna gitti, geri döndü, bir kat yukarı çıkıp şaşkın bir şekilde yaptığı araştırmayı orada da sürdürdü. Binadaki bütün kapılan yeşile boyanmıştı...”

rengimiz yeşil

ve parçamız bizim buradaki buz gibi günümüze çok uygun

balmorhea‘dan

the winter

geliyor.

fotoğraflar iki gündür masamı süsleyen kardelenler…

 

14
Feb

hadi oyun oynayalım…

bugüne mahsus; hem öykü hem aşk için…

‘içinde aşk olan bir öykü adı’ ve ‘bu öyküden küçük bir kuple’ istiyorum.

bununla bitmiyor tabii: ‘bu öykünün rengi ne olurdu?’ diye soruyorum ardından ve ‘bir şarkı’ eklemenizi istiyorum.

 

ve ben başlıyorum…

öykümüz bilge karasu’dan ‘ilk susan

“... Üç defa ışıktan çalmak istedim seni, bir kolun, bir koltuğun, bir elin kavrayışında. Üçüncüde ben kasıldım. Sense denizle ışığın boğuştuğu yerdeydin. Kış henüz geriniyordu; ötende nisanlaştı. Mevsimler uzunluğunca peşinden geldim.

Susuyordum hep. Ama, yanına gelip, durduğumu, durup durup daldığımı, senin için söylediğim sözleri yanındakilere dönerek söylediğimi fark etmişsindir. Bir deniz kenarında, bir gün köprü üstünde, bir de kof bir lodosun çalkantısındaki güvertede, bakıp gülmüştün. Susuyor, anlıyor ve gene susuyorsun sanmıştım.

Bir gün bir çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. Aldım, konuştuk. O zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. Gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. Başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. Kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. Başlarımızın arasından rüzgâr güç süzülecek oldu. Nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. Açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. Karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. Uzaklaştın. Ayrıldık. Yürüdün ışığın altından. Ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte...”

rengi elbette van gogh sarısı, benim için aşkın rengi…

ve şarkımız ayla algan‘dan

bir aşk hikayesi.

diyoruz.

 

10
Feb

dün gece yine bir kabusla…

bağırarak ve çırpınarak uyandım. değme senaryolara taş çıkartacak bir hanibal öyküsü içindeydim; hem de suçlu olarak… kimseler psikanalitik yoruma girmesin diye ayrıntı vermiyorum.

sabah yataktan kalkıp geldiğim mutfağın taş zemininde ayaklarım buz gibi dikilirken ve suyumu içerken rüyayı baştan hatırlamaya çalıştım; araya çok fazla karanlık alan girmişti. oysa ilk uyandığımda tüm detaylar aklımdaydı…

merak ettiğim şey, bazı rüyalarımızda bizim olan yüzler neden değişir. rüyamdaki ben’in yüzü bana ait değildi. acaba bir yerlerde rastladığım ve unuttuğum bir yüz müydü, yoksa parçaları birleştirerek yeni bir yüz mü kurgulamıştım. kimbilir; ursula’nın dediği gibi “rüyalar kendini açıklamalı…”

 

sonra servise bindim…

karanlıkta, servis denize paralel öylece ilerlerken ve çevremdekilerin uykusunun sesini dinlerken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde babam aklıma geldi… kilolu, kırmızı kırmızı yanakları olduğu ve rakı neşesiyle gözlerinin pırıl pırıl parladığı yıllar. ne olduğunu anlamadan gözlerimden yaşlar boşaldı… bıraktım; kendimi…

sonra iş…bütün gün bu vakte kadar kafamı kaldırmadan, öğle yemeği yerken bile, iş…

bir ara araya, tweeter’da iki dakika, gündemde ne oluyor diye gezmeye çıkmışken,  sevgili murat’ın babasını kaybettiğini öğrendim… sabah gelen gözyaşlarının, yeniden kaldığı yerden geri dönmesiyle, bir nefeslik sürede dağıldım, bir nefeslik sürede toparladım; mecburdum…

babaların kaybının ağırlığı farklıdır diye düşünürüm hep; bir rüyadan geriye kalan karanlık alanlara benzer alanların onlarla ilişkilerimizde de olduğundan belki de…

 

ve bütün bunlara paralel, aklımda gün boyu dönen can yücel dizesi;

“… Bu dünya, yoruldu mu kuşlar konsun diyedir, ve Tanrılar boşluktan bıkınca…”

 

hadi adamları dinleyelim

rüyalarda buruşmuşuz

diyoruz.

bağıra bağıra eşlik etmek isterseniz diye sözleri şuraya bırakayım:

 

Kafayı taktım çıkardım
Uzak yakın dekor tuzak
Savaş meydanında bir tutsak
Uyu uyan unutsak

Başımdan büyük dertlere yar oldum
Biraz bildim az da uydurdum
Rüyamın peşine taksi tuttum da
Cüzdanımı unuttum

Düne bugüne yarına baka baka vay
Yüzümü gözümü iki çift sözümü
Kirli sepeti dibi gibi bastırıp gizlemişim
Sola diye sağa düzümü tersime
Tam da başucuma saatli bombalar kurmuşum
Rüyalarda buruşmuşum

Gazı aldım hevaya uçtum
Tek iğneyle belaya düştüm
Saat kaç? zaman hiç, içim taş
Işıkları kapatmıştım

Kulelere tırmanmıştım
Ordan size tükürmüştüm
Sonra aşşağı inip durmuşken
Niyeyse başım acık ıslaktı

Rüzgar gibi kısraktı
Kör bir eşeğe yanıktı
Yerde yatan adam sokak lambasını
Elini şıklatıp kapattı

Bütün dünya uyumuştu
Saat farkı filan yoktu
Sanki yalana karnı toktu da
Bi üfleyip acıkmıştı

Düne bugüne yarına baka baka vay
Yüzümü gözümü iki çift sözümü
Kirli sepeti dibi gibi bastırıp gizlemişim
Sola diye sağa düzümü tersime
Tam da başucuma saatli bombalar kurmuşum
Rüyalarda buruşmuşum

 

imaj, marc chagall’dan (rüya)

5
Feb

son üç soruyu yanıtlayıp…

sonikhanım için, sorumluluğumu bitireyim 🙂

15 yaşındaki bir çocuğa ne tavsiye veririm?

hiç bir şey 🙂 tecrübeyle sabit, bir işe yaramıyor çünkü. hele anne baba falansanız siz zaten her koşulda saçmalıyor oluyorsunuz; aslında saçmalamadığınız düşünülmese bile…

epeydir bir şey çizmiyordum, ancak yukarıdaki çıktı… renklendirmeyi prizma uygulaması ile yaptım; munch’un çığlık “effect”i ile…

ve 2017 yılı için dileğim,  hayır’lı bir yıl olması şeklinde, net!

şarkımız bulutsuzluk özlemi‘nden gelsin

bir kez de buradan

hayır hayır olamaz hayır

diyoruz.

 

 

1 2 3 9
Skip to toolbar