dünyanın bir radyosu
radyo z
19
Feb

sabah başladığım gibi…

devam ediyorum…

ve bu parçada jakub józef orliński‘ye

cappella dell’ospedale della pietà eşlik ediyor.

yine vivaldi ve bu sefer

sento in seno 

diyoruz.

kulaklığı takın ve sesi açın derim…

19
Feb

sabah serviste…

twitter’da gezinirken sevgili bahar’ın, “counter tenor michaelangelo’nun david’ine benziyor.. insanı çaresiz bırakan bir kombinasyon olmuşsunuz bayım” diyerek paylaştığı bir youtube videosuyla günüm şahane başladı.

gencecik polonyalı kontrtenor  jakub józef orliński‘yi burada paylaşmasam olmazdı; hala onunla devam ediyorum çünkü…

söylediği parça antonio vivaldi‘nin Il giustino‘sundan

vedro con mio diletto

16
Feb

“bir cumartesi sabahı klasiği…

a&a için sandviçler yapıldı. şimdi evin ve sabahın sessizliğinde kahvem ve filmimle başbaşayım. ve dışarıda kuşlar ağaran günün eşiğinde uçuyorlar. birazdan ev bir süreliğine hareketlenecek ve sonra kapının çarpılmasıyla ben kahveme ve filmime geri döneceğim; yine bir süreliğine…”

diyerek güne başladım bugun. sabah saat dört gibi uyandım ve altıya kadar yatakta dönüp durduktan sonra kalktım. ilacımı içtim. biraz internette dolaştım ve sonra kendime bir kahve yaparak beoning filmini başlattım…

bir süre sonra filme ara verdim. ada’ya öğle yemeği için iki ve ali’ye sabah kahvaltısı için bir sandviç hazırladım. sonra ada evde kahvaltı yapacağı için ona portakal suyu sıkıp bir dilim ekmeğin üzerinde peynir erittim.

bütün bunlar olurken arkada

martha argerich ve capucon kardeşler,

mendelssohn‘dan

piano trio no. 1 in d minor op. 49 – I‘ı çalıyordu.

 

sonra dediğim gibi kapı çarpıldı ve ev tekrar sessizliğe gömüldü; annem ve tezer hala uyuyorlardı çünkü.

kendime bir kahve daha yaptım ve filme devam ettim.

sonra annem kalktı, kahvaltı yaptık ve kadıköy’e gittik. rüzgarlı ve soğuk bir gündü. eve döndüğümüzde ikimizde biraz üşümüş ve yorulmuştuk. ada çayı, yayla çayı, zencefil ve tarçınla çay yaptım. o kitabını eline aldı ve ben filme devam ettim. sonra ada ve ali geldiler. ali uzandı ve ada bize bana deneme sınavında yapamadığı bir kaç soruyu neden yapamadığını anlattı, sonra nereden geldi hatırlamıyorum çok eğlenerek yusuf peygamberin hikayesini anlattı ve sonra biraz din meselelerini konuştuk ve o gitti.

ben tekrar filmime geri döndüm ve bitirdim. bitirir bitirmez de, filmin senaryosunun uyarlandığı ‘Ahır Yakmak’ adlı murakami öyküsünü okudum. öyküyü okumak isterseniz link şurada.

belki böyle çok parçalı izlediğim için ama film beklentimin çok altındaydı. öyküyü okuyunca hayal kırıklığım biraz daha arttı. murakami hiç bir şeyi bu kadar doğrudan anlatmazdı ki; üstelik de çok doğrudan anlatıyormuş gibi yaparken…

sabah kuşlar uçuyor demiştim; onlar her yerde bize rağmen uçmaya devam ediyorlar; öykünün sonunda olduğu gibi…

… Yine Aralık ayındayız. Kuşlar uçuyor, ben yaşlanıyorum.

ve filmin belki de en sevdiğim sahnesinin melodisiyle bu yayını burada kapatıyorum.

miles davis çalıyor

générique

 

 

13
Feb

kobo abe’nin…

kumların kadını kitabını bu sabah bitirdim… zaten sıkışıp kaldığımız bu hayatın içinde, başka bir kabuğa daha sıkışmış gibiydim kitabı okurken… ara ara nefes alamadım; okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır sanırım.

başlangıçta, kitapta anlatılan “evreni ” tahayyül etmekte zorlandım. bu noktada kitabın 1964 yılında çekilen film uyarlaması imdadıma yetişti ve fakat her şey birden öyle bir gerçekliğe dönüştü ki bunaltım ve sıkışmışlığım tamamen kumla kaplandı…

bu kafkaesk kitabı okuyun derim ama hakikaten bunalmayı ve bir tür klostrofobi yaşamayı göze alıyorsanız…

kitabı okurken bana genellikle yo yo ma‘nın spotify’daki listesi eşlik etti. şimdi o listeden bir japon melodisi dinleyelim;

taki kojo no tsuki

diyoruz.

Olaya kum tarafından bakılırsa şekli olan her şey anlamsız. Kesin olan yalnızca her türlü şekli reddeden kumun hareketliliği. Fakat, aradaki ince tahtanın ardında, kadının kum temizliği değişmeksizin sürüyordu. Öyle bir kadının incecik kolları acaba ne kadar etkilidir? Neredeyse suyu ikiye ayırarak ev kurmaya çalışmak gibi bir çaba değil mi? Suyun üzerine, suyun karakterine uygun olarak gemi koymak gerekir.

Bu düşünce, kadının kum temizlerken çıkarttığı seslerin o tuhaf, zorlayıcı baskısından, adamın aniden kurtulmasını sağladı. Su için gemi uygunsa, kum için de uygun olmalıydı. Evin sabit olması gerektiği kavramından özgür kalınırsa, kum ile savaşmak için boşuna uğraşmaya gerek de yok. Kum üzerinde durabilen özgür bir gemi. Hareket halindeki bir ev, şekli olmayan köyler ve şehirler…

Elbette kum sıvı değil. O yüzden de kaldırma gücünün olacağını beklemek anlamsız olur. Sözgelişi, özgül ağırlığı kumdan daha hafif olan şişe mantarı gibi bir malzeme bile, hiçbir şey yapmadan bırakılırsa doğal olarak batar gider. Kumun üzerinde kalacak geminin çok daha farklı bir niteliği olmalı. Sözgelişi, salınımlar gösterebilen fıçı gibi bir ev… Çok küçük bir dönüşle, yapışan kumları silkeleyip yine yüzeye çıkabilir… Zaten, evin tamamı sürekli dönecek olursa, içinde yaşayanlar huzur bulamaz… O yüzden bir şeyler icat ederek fıçı iki kat yapılmalı… İç kısımda kalan fıçı, eksen merkezinde dibi yerçekimine uyacak şekilde yapılırsa mesele kalmaz… İç kısmı sabit kalacak, sadece dış kısmı dönecek… Büyük saatlerin sarkacı gibi salınan evler… Beşik şeklinde evler…

Çöl gemileri…
Sonra, böylesi gemilerin bir araya gelmesinden oluşan, sürekli salınan köyler, şehirler…

Derken, adam uykuya dalıvermişti.

 

 

 

 

9
Jan

aklıma geldikçe…

son uzun sessizliğimde yaşadığım, izlediğim, okuduğum ve  “ahh bunu radyoya yazmalıyım” dediğim şeyleri yazmaya çalışacağım.

bunların en önemlilerinden birisi sanırım alfonso cuaron‘un roma filmiydi.

uzun süredir, aklımda çakılı sahneleri kalan böyle bir film izlememiştim sanırım: doğum sahnesi, inanılmaz dalgaların olduğu deniz sahnesi, önce kocanın ardından da karısının arabaları ford galaxie’yla daracık park alanına girdikleri sahneler, los halcones’in boş tarladaki kendo gösterisi, toz ve çamur içindeki yoksul hayatlar ve daha pek çok sahne.

şimdi filmin kendi müziklerinden iki parça dinleyelim:

önce roger whittaker‘dan,

mammy blue

ve hemen ardından ray conniff & the singers‘dan,

those were the days.

filmi izledikten sonra, arka planındaki siyasi ve ekonomik hikayenin ayrıntısı için şu yazıyı da okuyabilirsiniz.

6
Jan

belki de yazacağım diye…

tırmalamadan sadece şarkı çalarak geri dönmeliyim; en azından bir süreliğine diyerek 2018 yılının son günlerinde çok fazla dinlediğim bir parçayla 2019 yılı yayınlarına başlıyorum…

mark lanegan‘dan

strange religion‘ı

dinliyoruz.

bu parçaya geri dönüş nedenim 2018 yılında kara trene binen anthony bourdain‘ın ‘parts unknown‘ programının seattle bölümüydü. programın bu parçanın eşlik ettiği sonunu gösteren bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

 

Keep my hands on the wheel now momma

Gonna honestly try

She looked past the scars and the burned out eyes

4
Oct

bir süredir hafif bir…

sosyal medya diyeti yapıyorum. çünkü fena halde sıkıldım; tüm o ortamlardaki kendimden bile sıkıldım… şöyle bir bakıp veya kısa bir süre takılıp kaçıyorum artık. uzaklaştıkça da anlamsızlaşıyor sanırım veya bana öyle geliyor bilmiyorum. bütün o uzaklaşma ortaya söz söyleme ihtiyacını da yok ediyor ve anlamsızlaştırıyor…

tuhaf zamanlardan geçiyoruz memlekette; tuhaf ve şizofrenik zamanlardan. biraz yılmış olabilirim…

neyse, dediğim gibi ortaya konuşmak, belki de sayıklamak demek lazım, iyi gelmiyor bana. sadece bir fotoğraf için buraya geri döndüm.

haluk’un bu fotoğrafı içimdeki bir şarkıyı çağırdı ve buradayım işte.

neil young

on the beach

diyor.

fotoğrafın tamamı için lütfen üzerine tıklayınız… 

“… Get out of town, think I’ll get out of town, Get out of town, think I’ll get out of town. I head for the sticks with my bus and friends, I follow the road, though I don’t know where it ends. Get out of town, get out of town, think I’ll get out of town. ‘Cause the world is turnin’, I don’t want to see it turn away.”

1
Sep

radyonun en yoğun zamanlarında…

nasıl sonlanır bu iş, burada yazmayı nasıl bitiririm diye düşünürdüm. bir arkadaşım vakti geldiğinde kendiliğinden olur demişti… sanırım öyle oluyor ve ben buraya gittikçe daha az geliyorum. en son kaş’da yazmıştım. belki ruhum hala orada olduğu için yazamadım, bilmiyorum.

epeydir ağır bir sis perdesinin altındayım sanki. bu ülke, olan bitenler, iş, bitmek bilmeyen yaz, bitmek bilmeyen sıcaklar, yapış yapış nem, gecenin bir yarısı ter içinde uyanmalarım ve uykuya tekrar kaçamamanın yarattığı ağırlık üzerime yığıldı, bir tür karabasan gibi; yoruldum. sanırım bu ruh hali de yazmama engel oluyor. bilmiyorum… bulutlar ve yağmurlar geri gelse, biraz nefes alsak…

twitter’da cansu altaş‘ın çok sevdiğim bir hesabı var. çok farklı dillerde çok güzel söcüklerin anlamlarını paylaşıyor. bazı durumlara ve ruh hallerine ilişkin ortaya çıkan sözcükleri seviyorum. aslında sevmenin de ötesinde dilin böyle bir şeyi yaratma gücüne hayranlık duyuyorum sanırım. buraya bunları yazmama neden olan sözcük ise almanca rückkehrunruhe. sürükleyici bir yolculuk ve tatilden sonra eve dönme, eve gelme farkındalığına deniyormuş. geri dönüş huzursuzluğu olarak da biliniyormuş.

kaş’ta kendini mavi sulara bırakan pamuk gibi kadın çok geride kaldı diyorum bazen ve geri dönmenin bende yarattığı huzursuzluğu her hücremle hissediyorum. orada, akdeniz’de,  o ağır sis perdesi kısa bir süreliğine de olsa aralanmıştı oysa…

şimdi bunları geçip izlediğim bir kaç film ve diziden söz edecektim ama birden hepsinin de çok karanlık olduğunu düşündüm. şu anda daha fazla sözcüklerimi karartmak istemiyorum. sadece adlarını anıp linklerini vereceğim. o sise girip girmeme tercihini size bırakıyorum…

first reformed

the tale 

the sharp objects

***

burası radyo ve elbette bu yaza damgasını vuran iki parçayı çalmasam olmaz.

ilki çok sevdiğim bir hang drum parçası. spotify maharetiyle tesadüfen dinlediğim bu parçayı bu yaz çok döndürdüm…

manu delago‘nun hang drum tınılarına pete josef sesiyle eşilik ediyor ve a step diyor.

 

ikinci parça ise max richter’in yeniden düzenlemesiyle vivaldi’nin dört mevsim konçertolarının yaz bölümü. ingiliz violinist daniel hope inanılmaz. izlemek için şuradan buyrun.

bu yaz ne zaman bütün sesleri dindirmek istesem bunu açtım ve döndürdüm durdum.

şimdi arkanıza yaslanın, sesi açın, gözlerinizi kapatın ve yaz mevsiminin sizi sarmasına izin verin…

fotoğraf nezahat gökyiğit botanik bahçesinden. rengarenk nilüferlerinden arasında en sevdiğim buydu sanırım ve vivaldi’nin yazını ne zaman dinlesem içimi saran renk bu…

1 2 3 24
Skip to toolbar