dünyanın bir radyosu
radyo z
2
Aug

hava yine rüzgarlı…

az önce yakıcı bir sıcaklıkta esiyordu ama şimdi hafif bir serinlikte; sanırım meltem çıktı… ali ve ada evin içindeler, ben bahçeye açılan terasta oturuyorum. denizin üzeri köpük köpük. ali tatil boyunca ara ara çalıştı bense kelimenin tam anlamıyla şalteri indirdim. işe döndüğümde ilk bir kaç saat neredeyim ben, burada ne yapıyordum diye hissedeceğimi şimdiden biliyorum…

bu gezide hafıza ve hatırlamak üzerine çok düşünüyorum nedense. yıllar önce çeşitli kereler geldiğim kaş’a dair aklımda çok az şey kalmış. elbette benim hafızam bir yana buralar da çok değişmiş durumda. mekanlardan çok anılar, an’lar ve hareketsiz görüntüler kalıyor ama onları eğip bükerek kendi istediğimiz bir biçime sokuyoruz korkarım.

aynı olayı iki kişinin bambaşka şekillerde anlattığına mutlaka tanık olmuşsunuzdur veya çocukluğunuza dair birşeyleri sizin hatırladığınızdan çok farklı bir şekilde anlatıldığına; acıtan bir şey bu!

bu sabah erkenden kaputaş plajına gittik. henüz güneş ışıklarıyla sahili aydınlatmıyordu ve koyu bir gölge sahili kaplamıştı. serin ve çok açık turkuaz rengi sulara kendimi bıraktığımda heyecanlandım; bu coğrafyada büyümeme rağmen hiç kaputaş’da yüzmemiştim. güneş sahile yayıldıkça turkuaz koyulaştı, parlak ve maviye biraz daha yakın bir renge dönüştü. ben suda heyecanlananlardanım, olumlu bir heyecan bu içinde korku olmayan cinsten ve bunu yaşamayanları şansız hissederim. buralara yolunuz düşerse kaputaş’da yüzün diyorum ama başka bir şey demiyorum… (28 temmuz, 18.30)

***

bugün yüzerken ada bana rüyalarından söz etti ve rüya görmenin güzelliğinden. yatmadan önce hayal kurmanın gördüğü rüyaları olumlu etkilediğini düşünüyor. muhtemelen doğru… ama o bunları söylediğinden beri ne kadar uzun süredir hiç hayal kurmadığımı düşündüm. çocukken uyumadan önce kurduğunuz hayallerin güzelliğini hatırlıyor musunuz?

burada son gecemiz bir yandan hala burada olmanın tadını çıkarmaya çalışıyoruz bir yandan da toparlanıyoruz. seyahat etmenin bu toparlanma kısmından hoşlanmıyorum. ne başlangıcında ne de sonunda… (29 temmuz, 20.54)

***

iki gün gün önce uzun ve fakat çok güzel bir yolculukla istanbul’a döndük. kilometrelerce devam eden üzüm bağlarının arasında ilerlemek inanılmaz heyecan vericiydi ve ardından zeytinlikler başladı. tarım yapılan toprakları da görmek beni heyecanlandırıyor. ada araba tuttuğu için ve biraz de denizi geride bırakmanın etkisiyle bütün yolu keyifsiz ve yatay halde geçirdi. bizse ali’yle yol boyunca emeklilik hayalleri kurduk. önce minik bir bağ evi olan üzüm bağıyla başlayan hayaller ardından zeytinliğe döndü ve en nihayetinde acaba sadece bir karavan alıp gezsek mi düşündük. aslında ikimizin de hayali en azından bir süre sağlıkla toprağa dokunuyor olmak ve öylece boşluğa bakabileceğimiz bir yerde oturma şansımızın olması…

son iki gün  her tatil sonrası olduğu gibi çamaşır, ütü, temizlik ve alışverişle geçti. tuzumuzdan arındık ve bir sonraki yaz tatiline kadar yaşanacak yeni döngümüze hazırız. ali hızlıca yoğun bir şekilde çalışmaya başladı. ben gelecek hafta başına kadar daha evdeyim…

benim uyku sorunum tatilde devam etmişti, istanbul’a gelince inanılmaz nemli havanın etkisiyle daha beter oldu… yine geceleri çırpınarak uyuyorum…

antalya’da fıstık çamı ormanlarının arasında her yol aldığımızda size daha önce anlattığım rüyama geri döndüm. tuhaf bir histi… bu gezinin rüyası ise içten içe yanan bir koltuğu görmekti. kenarı hafifçe yanmaya başlayan terra cotta renginde bir koltuğu hızlıca söndürdüm ve sonra taşındığı yerde içten içe yanmaya devam ettiğini farkettim. sürekli koltuğu söndürmeye çalıştığımızı hatırlıyorum ve ardından bir sonraki rüyamda bu rüyayı noir’e anlatıyordum… (2 ağustos, 12.50)

burada bir alıntıyla bitiriyorum:

Ağırbaşlı Penolepe dedi ki: “Yabancı! Kimi rüyalar anlaşılmaz, kimi diller müphem kalır, insanlara duyuruldu diye de her hangi bir şey olmaz. Güzel rüyalar için iki kapı vardır: biri boynuzdan, diğer fildişinden yapılma. Parlak fildişinden gelen rüyalar bizi aldatır, bize etkisiz sözler getirirler; cilalı boynuzdan gelenler göründükleri fanileri gerçekten de doğrulanması gereken şeyleri de duyururlar” 

Odysseia, XIX

***

müziğimiz akdenize olsun diyerek bir al di meola parçası çalıyorum

mediterranean sundance 

diyoruz.

fotoğraf akdenize veda fotoğrafı, son günden ve tamamı için üzerine tıklayınız…

25
Jul

uzun yıllardan sonra…

kaş’tayız… bir haftalığına tuttuğumuz yazlık evin bahçesinde yazıyorum. arka planda rüzgarın sesi, doğanın sesi, hafif bir klima sesi, ilerdeki büyük ağacın rüzgarda savrulan dallarının sesi geliyor ve peter gabriel‘in the boy in the bubble yorumu çalıyor… ada yan tarafımdaki kanepede kitap okuyor ve bir kaç kuş arada ötüyorlar. kafamı hafifçe sağa döndürdüğümde ağaçların arasından çırpıntılı denizi ve meis’in çorak yamaçlarını görüyorum; kıyılarına vuran dalgaların yarattığı bembeyaz köpükler olduğum yerden fark ediliyor. bugün hava çok rüzgarlı. sabah kayalıklarda yüzmeye cesaret edemedik ve girme iznimiz olan otelin havuzunda sabah çok erken saatler olduğu için kimsenin olmamasının tadını çıkararak yüzdük.

tam karşımda kocaman bir kauçuk ağacının gerisinde yine çırpıntılı deniz var. kaş’ın diğer ucunun yamaçlarını görüyorum.  kaş merkezin dışında çukurbağ yarımadası’nın uçlarında bir yerdeyiz; meis’e çok yakın bir noktada…

bambaşka bir evrendeyiz, hayatın çok farklı ve ağır ağır aktığı bir evren bu; gerçeklikten uzak… “gerçek” olan her şey bir ekranın arkasında akıyor gibi. sadece kesik kesik izliyorum ve kendime kısa bir süreliğine uzak kalma izni veriyorum. hafif bir suçluluk hissiyle beraber. tuhaf bir şey bu ama buna ihtiyacım var…

bu tatile çıkmadan bir hafta önce kısa bir urfa kaçamağımız olmuştu. iki günlüğüne yine hayatın bambaşka bir yatakta aktığı farklı bir evrene gitmiştik adeta. çocukluğumdan beri her türlü araç ile yaptığım yolculuklarda dışarıda akan görüntüyü sessizce ve konuşmadan izlemeyi çok severim; her şeyi bir daha unutmamak üzere zihnime kazımaya çalışırım. elbette unutuyorum ve şu anda urfa gezisi ve bu yaptığımız yolculuğun görüntüleri birbirine karışıyor. sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görünen fıstık çamı ormanlarının yeşiline, akdenizin masmavi sularına güneydoğunun uçsuz bucaksızmış gibi görünen sarımtırak ve çorak toprakları, fıstık ağaçları karışıyor. denizin kıyısına kurulmuş şahane bir kent olan phaselis’de aklıma ıssız ve çorak toprakların uzandığı deli gibi sıcak bir coğrafyadaki göbeklitepe düşüyor. çocukluğumda anamenin haşhaş ezmek için kullandığı taşların aynısını urfa müzesi’nde neolitik dönem buluntuları arasında gördüğüm aklıma gelince kalbim çarpıyor. tüm zamanlar, tüm coğrafyalar, tüm hayatlar birbirine karışıyor; kısa bir süreliğine…

sonrası istanbul’un ve gerçek hayatın itiş kakışı…

burada geri çekilip sözü görünmez kentler‘n marco polo’suna bırakıyorum:

“Argia’yı diğer kentlerden farklı kılan, hava yerine toprakla kaplı olması. Yollar tümüyle toprakla örtülü, odalar tavanlarına kadar kille dolu, her merdivenin üzerinde başaşağı bir merdiven var, çatıların tepesine çökmüş ağır kaya-toprak katmanları bulutlu bir gökyüzünü andırıyor.Sakinler, solucanların açtığı dehlizleri, köklerin uzandığı yarıkları genişleterek kentte dolaşabiliyor mu bilmiyoruz: rutubet çürütüyor gövdeleri, çok güçsüz bırakıyor; onlar da hareketsiz uzanmayı yeğliyorlar, her yer karanlık zaten.

Argia’ya ait hiç bir şey görünmüyor yukarıdan; orada, aşağıda” diyenler var, inanmaktan başka çare yok; her yer ıssız. Geceleri kulağını yere dayarsan arada bir kapının çarptığını duyuyorsun.”

***

bugün sabah a.’ya dün gece bana “sen hem duygusal hem de fiziksel olarak hassasın gibi bir şey söyledin mi? yoksa sadece rüya mıydı?” diye sordum. durdu “sana söyleyebileceğim bir şey bu ama sanırım ben böyle bir şey söylemedim” dedi.

evet tuhaf bir gerçekliğin içindeyim diyerek melodimizi max richter‘den çalıyorum:

the journey, not the destination

diyoruz.

fotoğraf sabahtan: deniz yolunda taşlara tutunmuş yosunlar veya yosunlarla sarmalanmış taşlar; hangisini tercih ederseniz…

30
Jun

her seçim süreci ve sonu…

en nihayetinde bize, tavan yapan egoları, taş kesmiş kabukları, bıçak gibi keskin sınırları, en uzağa ben işerim tavırlarını, memleketin siyasetçilerinin iğrenç eril dilini ve küstahlığını sunuyor.

bu durum, siyasetçiler ve kendine gazeteci diyen güruh bir yana “taraftarlar” açısından da böyle. sonucun yarattığı ruh haliyle hemen herkes ‘kötücül’ haline geri döndü, kimileri sessizken bülbüle döndü ve taraflar saflarını yeniden sıklaştırdı.

ben yarattığı umut, neşe ve keyif nedeniyle, onun da ötesinde partisinin yıllardır dile getirmediği konuları bağıra bağıra söylemesi ve barışacağız diye haykırmasından dolayı ince’ye her şeye rağmen “hakkımı helal ediyorum” ve oy verdiğim hdp’nin mecliste olmasından dolayı da mutluyum.

ancak, bir arkadaşımdan, sevgili noir’den aldığım aşağıdaki alıntı her şeyin özeti diyerek bir daha oy kullanmama kararının eşiğinde olduğumu da söylüyorum.

Bizim tahayyülümüzde adam(lar)
-hiçbir zaman- kazanmadı, kazanmazlar…

Adamlık bilmez bunu.

***

ve tekrar olabildiğince normalleşmeye çalışıyorum pek çok kişi gibi. sosyal medyayla arama bir mesafe koymaya ve haberlerden uzak kalmaya çalışmak ilk yaptıklarım. evvelki gün akşam, haberlere hiç bakmadan bamya ayıklayarak pavarotti dinledim; herkese tavsiye ederim ama müzik insanın yüreğine yüreğine vuran bir melodi olmalı;

örneğin o sole mio

çok iyi geliyor, kesin bilgi.

bu arada çocuklar yok. kız antalya’da tatil, oğlansa ispanya’da staj yapıyor. ikisinin de keyfi yerinde ve mutlu. bu nedenle ben de mutluyum ama onları özledim; annelik tuhaf bir şey. ömrümün sonuna kadar buna şaşacağım sanırım.

ben tam bunları yazdım, oğlan aradı. bugün tatil günüymüş. uzun uzun konuştuk. yediği en değişik şeyleri,  evde nasıl yaşadıklarını, şefin ona verdiği bisikleti ve şefin nasıl bir adam olduğunu, ispanya’daki hayatı, bizim memlekette her şeyin nasıl da değersizleştirildiğini, okul bittikten sonra en azından bir süre memleketten çıkıp uzaklarda yaşaması gerektiğini konuştuk… (28 haziran, 16.40)

***

cumartesi ve ben yine saat altıda ayaktaydım. eskiden sahile yürüyüşe inerdim ama bir süredir sabahları ayaklarım çok kötü kalkıyorum; bir ortopediste gitmeyi daha ne kadar erteleyebileceğim bilmiyorum.

rüyalarla uyandım. bir ev kiralamıştık, salon gittikçe genişliyordu sanki. kapısını açıp içeriye girdiğimizde geriye doğru gittikçe büyüyormuş gibi hissettim odayı; sürekli genişleyen evren gibi, bütün eşyalar birbirinden uzaklaşıyordu. oradan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum ama halıları değiştirmemiz gerektiğine karar vermiştik çıkarken. kalitesiz ve berbat bir mavi halıfleks kaplıydı yerler. rengini değiştiremeyecektik, ev sahibi elindekilerle kaplayacaktı. daha temiz olması için… evin avlusu gibi bir yerde plastikten ağaçlar vardı. hepsini tek tek yerinden sökerek ilerlediğimi hatırlıyorum ve en sonunda bir tanesini daha söktüğümde onun gerçek minik bir muz fidanı olduğunu anladım. tam o sırada uyandım…

akşamdan kalan bir kaç parça bulaşığı yıkadım. o esnada diana cluck aslında aydınlık bir sabaha hiç de uygun olmayan melodilerini söylüyordu ve mutfak penceresinin önündeki dut ağacının üzerinde bir karga sanki acı içinde, sessizce ötüyordu. üzerinden üç karga defalarca çığlıklarla geçtiler… sonra hangi ara olduğunu anlamadığım şekilde hepsi birden ortadan kayboldu.

kahvemi yaptım ve çalışma masama oturdum, mürdüm ağacını seyrettim. bütün çiçeklerini açtı ve hatta artık dökülmeye başladılar. sabah kalktığımda olan pamuk pamuk bulutlar da kayboldu, gökyüzü neredeyse tamamen masmavi şu an. bunu sevmiyorum… (30 mayıs, 07.20)

***

kahvaltı yaptık ve a. ‘yı yolcu ettim. sonra bir kahve daha yaparak  the leftovers‘ı bitirdim. ben çok sevdim ama bu diziyi tavsiye etmek konusunda tereddüt yaşıyorum. herkese göre değil sanki. ayrılmayı, geri dönmeyi ve daha da önemlisi kaybetmenin insana neler yapabileceğini anlatıyor. biraz gerçeküstü, biraz inançla harmanlanmış ve çok ama çok fazla metafor barındıran bir dizi. müzikleriyse olağanüstü; hem max richter  melodileri hem de diziye eşlik etmesi için seçilen diğer tüm melodiler.

dizinin ana teması, the departure son melodimiz olsun.

fotoğraf şu andan. diziden sonra temizlik, çamaşır ve ütüyle geçen günün ardından yeşil çayımı içerken yazdıklarımı toparladım. (18.56)

 

24
Jun

gece doğru düzgün uyuyamadım…

artık birşeylerin değişeceği umudu yüzünden yerimde oturamıyorum şu an; bu halime şaşırarak, bu halime kendi kendime gülerek biraz da…

50 yaşında heyecandan ellerim titreyerek ve kalbim çarparak oy kullandım. şimdi herkesin tanrısından, allahından, cadılardan, şamanlardan, hızır’dan, kurttan kuzudan, börtü böcekten, kuşlardan, çiçeklerden, ağaçlardan, derelerden, denizlerden, ejderhalardan ve çocukların yüreğinden yayılan mesajları, evrenin alma zamanı.

yarın, bugündür haydi

demiş ertuğrul mavioğlu twitter’da

haydi o zaman diyerek sözü

yeni türkü‘ye bırakıyorum

fırtına

diyoruz elbette.

 

 

 

9
Jun

dün iş yerinde bir arkadaşım…

… vücudunuz bir tapınak değildir. Bir lunaparktır. Onun tadını çıkarın! 

 

telefonla arayıp çok üzüleceğin bir şey söyleyeceğim dediğinde bunu hiç beklemiyordum. bu hayattaki en sevdiğim şef, anthony bourdain kara trene binmişti; hem de biletini kendisi keserek…

ofis arkadaşım “hayrola” diye seslendiğinde gözlerim dolu dolu haberi ona da ilettim. kim olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu ve muhtemelen elalemin gavuru bir şef için neden göz yaşı döktüğümü de hiç anlamamıştı.

anthony bourdain’ı önce no reservations programıyla tanıdım ve çok sevdim ama parts unknown‘la ona bağlandım. o artık sadece zeki, komik, hayatın çemberinden geçmiş bir şef olmasının ötesinde dünyanın karanlık sokaklarında, gölgelerinde dolaşmayı seven bir ruh’a dönüşmüştü benim için.

dünden bu yana intiharı üzerine söylenenler ve yapılan yorumlar beni hasta ediyor. bunun için en iyi özeti sevgili murat yaptı sanırım. ondan alıntıyla bu bahsi kapatacağım:

3 yaşayıp 5 gören huzursuzlar bi değişik ölürler. Üzülmedim. Huzura ermiştir. Sadece daha çok iş yapar çok güzel yerlere gider, götürürdü. Buna üzülünür…

ben üzülme hakkımı kullanacağım ama murat!

çok keyifle okuduğum mutfak sırları kitabından bir alıntıyla bu veda yayını bitiriyorum ve huzur içinde yat falan demiyorum. dünyanın arka sokaklarında, gölgelerinde gezmeye devam et diyorum…

Nedenini bilmiyorum ama makarna yaparken Mutlaka Tony Bennett ya da Dino şarkıları mırıldanırım. (Bugünkü Ain’t That a Kick in the Head). Makarna yapmayı severim. Belki de ruhumun karanlık bir köşesinde hep bir İtalyan-Amerikalı olmayı istediğim içindir. Belki de fesleğene zeytinyağı fışkırtmak hoşuma gittiğindendir.  Bilmiyorum….

elbette şimdi  dino‘yu, yani dean martin’i dinliyoruz

ve elbette ain’t that a kick in the head

diyoruz.

How lucky can one guy be
I kissed her and she kissed me
Like the fella once said,
Ain’t that a kick in the head?

The room was completely black
I hugged her and she hugged back
Like the sailor said, quote
“Ain’t that a hole in the boat”

My head keeps spinning
I go to sleep and keep grinning
If this is just the beginning,
My life is gonna be beautiful

7
Jun

sabah alarmım…

leonard cohen’in you want it darker’ını çalmaya başladığında bir rüyanın içinden sökülüp alındım.

her şey bir fotoğrafla başlıyordu; yani hatırladığım kısmı bu. uyandığımdan beri öncesini hatırlamaya çalışıyorum ama yok tamamen silinmiş durumda. o fotoğraf antalya’nın eski mahallerinden birinde ve bahçesinde palmiyeler olan bir evin fotoğrafıydı; hafifçe eskitilmiş gibi ve sarı bir ışığın hakim olduğu bir ev fotoğrafı. sonra aniden kendimi bir otobüsün en ön koltuğunda otururken buldum ve otobüs ilerliyordu. aynı ışıkta ve duyguda, etrafında yüksek fıstıkçamı ağaçlarının olduğu, düzlerçamı havasında bir yolda ilerlemeye başladık. yolun hemen yanındaki beşer katlı evler terkedilmiş ve çok eskiydi. ne olmuş antalya’ya diye düşündüğümü hatırlıyorum…

sonra yol bitti ve denize kavuştuk aniden, şehrin merkezine gelmiştik ve ben heyecanla ayağa kalktım. içimden ‘çocukluğum’ diye geçirdim, ardından “yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir”* dizelerini fısıldadım. ama burası benim antalyam değildi…

falezlerin üzerinde olmayan, eski, köhne ve neredeyse terkedilmiş, açıklarında minik adaların olduğu “kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının”** siyah beyaz şehriydi burası…

evet sarı ışık tamamen kaybolmuş ve her şey siyah ve beyaza dönüşmüştü…

işte tam o sırada you want it darker çalmaya başladı…

*şehir, konstantinos kavafis
** rüya içinde rüya, edgar alan poe

 

6
Jun

her şey öylece geçiyor…

ve buraya uğrama girişimlerim her defasında başarısızlıkla sonuçlanıyor.

memleketi seçim havası sardı; bu sefer başka bir heyecan ve sanki bir umut dalgası var. bir şeylerin kesinlikle değişmesi gerekiyor artık; aksi durumda bu bataklıktan çıkamayacağız…

ve söylemeden edemeyeceğim. prompter’ın bozulduğu andaki sessizlik enfesti ve uzun zamandır izlediğim en iyi kısa filmdi 😉

***

t. bu yaz sonuna kadar ispanya’da olacak; bu onunla en uzun ayrılığımız. iki yaşındayken bir ara yaptığım yurtdışı iş seyahatleri nedeniyle yokluğumda ortada hiç bir hastalık belirtisi yokken ateşlenirdi. ben dönünce ateş falan kalmazdı. o günler çok uzaklarda kaldı ve o ateş bambaşka bir şeye dönüştü artık…

***

the leftovers’ı izlemeye başladım. inanılmaz bir diziymiş, beklediğimden kesinlikle daha iyi çıktı. kaybetme,  inanç ve unutma üzerine ilk sezon…

inanmama hakkımız engellenemez” diyerek slogan atıp ve diziden bir alıntı yapıp çıkacağım buradan;

İyi bir çocuksun Tom. Sorun değil. Bu yüzden içinde zehir varmış gibi hissettiriyor. Sen bir boşluk olana kadar seni yakacak…

***

bugün plansız bir şekilde evde kalmak zorunda kaldım ve işe gidemedim. şu anda leftovers’ın müziklerini dinliyorum ve mürver ağacına karşı yaseminli yeşil çayımı içiyorum.

diziyi güzel yapan şeylerin en önemlilerinden biri inanılmaz güzel max richter melodileri…

şimdi dizinin soundtrack’inden ardarda dört melodi dinleyelim

dona nobis pacem 2

a blessing

she remembers

illumination / Clouds

fotoğrafın tamamını görmek için üzerine tıklayın lütfen… 

 

 

27
May

erkenden uyandım yine…

belki de çıkıp yürümeliydim biraz ama tuhaf bir yorgunluk var bu aralar üstümde. sabahları vücudumun her yeri ağrıyarak uyanıyorum… kahvaltı yaptık, a.çıktı, bugün çalışması gerekiyor çünkü,  çocuklar hala yataklarındalar. pazarları genel olarak iş günümüz;  ev halkının hepsinin biraz ucundan tuttuğu temizlik, çamaşır ve belki bir az ütü günü. bugün buna da halim yok!

dışarıda yağmur yağıyor… çalışma masamın karşısındaki ağaçlar yeşilliklerinin en parlak halindeler. asma yapraklarıyla sarmalanmış nefis mürver ağacı tomurcuklandı, yan tarafındaki ceviz ağacı bu yıl iyice boy attı; yaprakları yanındaki evin üçüncü katına ulaşıyor. mürverin diğer yanındaki dut da bu yıl çok büyüdü ve onu arkasından sarmalayan nar  ağacı kıpkırmızı çiçekleriyle ben de buradayım diyor. ve hepsinin gerisindeki malta eriği meyveleriyle parlıyor…

ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları ve bunu tekrar tekrar söylemekten hiç sıkılmıyorum… ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları…

***

dün şahane bir gündü. sevgili nurşen‘le sonunda sarıldık ve uzun bir süredir takip ettiğim ve çok sevdiğim bazı blogger’ın gözlerine bakabildim;  birbirimize gülümseyebildik. sözcüklerin oluşturduğu bir evren blog dünyası; keşke yazmayı bırakmasak.

az önce mutfak penceresinin önündeki minik bahçemin solan çiçeklerini  temizledim. bir güvercinin kuğurtusu ve kargaların, martıların kanat çırpıntıları arasında agnes obel

riverside‘ı söylüyordu.

When that old river runs past your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so every near
The river will be your eyes and ears
I walk to the borders on my own
Fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why
1 2 3 23
Skip to toolbar