dünyanın bir radyosu
radyo z
13
Jul

artık veda etmeye…

hazırım sanırım. günler sonra onunla birlikte yaşayamayacağımızı kabul ettim; hala fotoğraflarına bakamıyorum. bakınca, boğazımda bir düğüm büyüyor…

bir kedimiz olacaktı… uzun çok uzun bir süredir gölge’nin, canım patti’min annesinin, kendine bir eş bulmasını bekledik, yakışıklı thor’dan hamile kalamayan gölge sonunda kendine bir eş bulup hamile kalmıştı; baharda doğum haberi geldi. dört kardeştiler; üç oğlan bir kız. önce iki oğlan gitti, ardından biz sonunda tatilden döndük ve patti’mizi alabildik. ilk gece o da, biz de şaşkın ve huzursuzduk; o yeni bir eve gelmişti, biz bir hayvanla yaşama deneyimine doğru düzgün sahip değildik. ve yıllar sonra yeniden bebekli ve uykusuz bir gece geçirdik. önce ali onunla vakit geçirdi epey, sonra ben salona gittim. emzirme koltuğu kıvamında bir koltuğa oturup onu kucağıma aldım ve göğsüme yatırdım. biraz oynadık, sonra aşağıya indi, patisini ayaklarıma dayadı ve gittikçe derinleşen, karanlık, güvenli bir kuytuya sığındığını hissettiğim bir uykuya kendini bıraktı. ben de gözlerimi kapattım… gün ağarmaya başladığında uyandım ve parmak uçlarımda yatağıma geçtim; sabah artık evin bir elemanıydı ve bizden biriydi…

ama geçirdiğimiz zaman arttıkça, vücudum alarm vermeye başladı; gözlerim, boğazım, burnum… evet alerjim yine ve yeniden bütün saçmalığıyla ortaya çıktı. kedi alerjisiyle ilgili bir sürü yazı okudum ve altuğ ile konuştum. aslında bir bedenin, her kediye aynı reaksiyonları göstermeyeceğini öğrenmek sanırım  beni en çok acıtan şey oldu. patti değil, kardeşi gece gelse belki bunlar olmayacaktı… veya zamanında, istasyonda doğan sokak kedisi blues’u alabilseydik….

sanırım evde kedi maceramı sonlandırdım; hadi patti olmadı, başka bir kedi deneyelim demenin düşüncesi bile hasta ediyor çünkü…

onu özlüyorum, hem de çok özlüyorum; en çok şu yukarıdaki bakışını ve ayaklarıma sarılmasını.

***

elbette patti smith söylüyor; kendi kendisi cairo’ya.

2008 yılında çıkan “Patti Smith: Dream of Life” belgeselinden bu parça, adını bilmiyorum…

şurada videosu var.

 

 

4
Jul

önce ispanya, arada dört gün çalışma ve…

sonrasında bir hafta antalya derken bu yaz için tatili bitirdik…

aslında hafızamda tazeyken ispanya’yı yazmayı çok istedim ama olamadı; kısa kısa notlarla aklımda kalanları yazayım…

güzeldi ve hatta nefisti. sonrasında günlerce, geceleri rüyamda ispanya’da sokaklarda yürümeye devam ettim…

madrid’den başladık ve barselona ile bitirdik; yaklaşık 2800 km yol yaptık. her gün uzun uzun yürüdük… kısa bir sürede pek çok yere gittiğimiz için seçerek gezdik.

madrid’de, şehrin neredeyse kalbinde, gran via’da 13. katta bir apartta kaldık. aslında gezecek çok fazla müze vardı ama vaktimiz az olduğu için guernica‘yı görmeyi tercih ettik. şansımıza, guernica’nın 80. yılı nedeniyle,  ‘Piety and Terror in Picasso: the road to Guernica‘ isimli bir sergiye denk geldik ve picasso’nun guernica öncesi tüm macerasını, eskizleriyle beraber görme şansını elde ettik.

museo del jamón, yani jambon müzesi, denen kafeterya zincirlerinden birinde nefis bir bira eşliğinde, iber yarımadasının jambonlarının tadına baktık ve kafeteryanın ortamına bayıldık…

bir parkta çimenlerde uzandık…

çok merak ettiğimiz için eski atocha tren istasyonu‘na uğradık. istasyonun eski ve artık kullanılmayan bölümü çok güzel bir botanik bahçesine dönüştürülmüştü. bizim eski tren istasyonlarımızın başına gelenleri düşününce içimiz acıdı tahmin edersiniz…

***

ikinci gün sabah sevilla’ya doğru yola çıktık… yaklaşık 6 saatlik bir yolculuğun sonunda andalucia’nın, yani endülüs’ün sevilla’sındaydık. eski şehrin içinde, yine çok keyifli bir apartta kaldık. sevilla’da yaşabilirim sanırım. etrafını saran ağaçlarıyla guadalquvir nehri, inanılmaz derecede büyük hurma ve manolya ağaçları ve sarı çiçeklerle bezenmiş akasyaları beni büyüledi… sokaklarda yürüdük ve gezmek için iki yer seçtik: la giralda ve alcazar sarayı

la giralda katedrali, ispanyolların endülüs’ü ele geçirmelerinin ardından, camiden kiliseye dönüştürülmüş ve dünyanın en büyük üçüncü kilisesi ve en büyük gotik yapısı olarak kabul ediliyor. dönüştürülme sırasında mağribi minaresinin üzerine, inancı simgeleyen bronz rüzgargülü ‘la giralda‘ yerleştiriliyor. katolik inancının zaferinin sembolü olarak kabul edilen kadın figürlü rüzgargülü ismini, ispanyolca ‘girar‘, yani ‘dönmek‘ fiilinden alıyormuş…

katedralde, 35 kat olan kuleye tırmandık, her katın 10 adımla alındığı kabul ediliyor. tüm sevilla’yı bu kuleden görmek mümkün.

katedralin içinde, kristof kolomb’un lahdi var ve lahdin etrafında dört kralın heykelleri. hangileri derseniz; leon, kastilya, navarra ve aragon kraliyet ailelerinin kralları. çünkü bu krallar 1212 yılında birleşerek müslümanları yenmişler ve tarihin akışı değişmiş…

beni bu katedralde en çok etkileyen bir diğer şey ise turunç ağaçlarından oluşan avluydu. aslında cami olan zamandan kalan bu avluda, abdest alınması için kullanılan bir çeşme de vardı.

ve alcazar sarayı… kapıda virgilio’nun ‘her şeye hazırlıklı ol‘ sözleriyle karşılıyorsunuz… inanılmaz iyi korunmuş bir saray burası ve kesinlikle masalsı. ada’yla gezerken tamamen yalnız gezmeyi hayal ettik bir ara; sanırım bir masalı yaşabilirdik öyle… salonları, verandaları, bahçeleri ve her yeri saran taş işlemeleri ile inanılmaz bir yer…

sevilla romantik bir şehir ve alcazar sarayı  o romantizmin kesinlikle bir parçası…

yürürken sevilla üniversitesi yolumuzun üzerinde olduğu ve kapısı açık olduğundan içeri daldık; kapıda hiç bir güvenlik tedbiri falan yoktu. içeride öğrenciler ve turistler bir aradaydı… bizim ada için bu inanılmaz bir tecrübe oldu. çünkü hem bu durum onu çok şaşırttı hem de okulun güzelliği…

***

akşam üzeri sevilla’dan granada’ya doğru yola çıktık. dağ taş zeytin ağaçlarıyla kaplıydı yol boyunca, endülüs’de en çok etkilendiğimiz şeylerden birisi bu oldu sanırım; yollar boyunca göğe doğru uzanan bakımlı, tertemiz zeytinlikler.

kaldığımız apart, granada’nın eski yerleşimindeydi. hava kararırken girdiğimiz şehirde, kalacağımız yere yakın bizim için rezervasyonu yapılan park yerini bulamadık. gps çalışmıyordu ve ispanyollar ingilizce konuşmak ve tarif etmek konusunda doğrusu pek de iyi değillerdi. bir bölgede, gittikçe daralan sokaklarda, epey gerilmiş ve yorgun bir halde dolanıp durduktan sonra, arabayı başka bir yere park edip eve taksiyle gittik… ve fakat kaldığımız evin terasındaki alhamra manzarası bütün gerginliğimizi aldı, şarabımızı açtık ve kendimizi granada’ya teslim ettik…

ertesi gün ali ve çocuklar fas’a geçmek istedikleri için tarife yoluna düştük ama yolda geç kaldığımızı farkedip vazgeçtik. ada ve ben kendimizi, bembeyaz bir kumsalda serin sulara bıraktık ve eve geç vakit döndük…

ertesi gün sabah sokaklarda gezdik, sokak müzisyenlerini dinledik ve tesadüfen corpus christi yortusu nedeniyle düzenlenen törenin olduğu katedrale gidip töreni izledik. en güzel kıyafetleriyle gelen ispanyollar, bir bayram havasında katedralde duygu yüklü törene katıldılar… enteresan bir deneyim oldu bizim için…

sıcaktan bunalıp, serin bir içki içmek için bir taberna’ya girdik ve masaya yeşil zeytinle beraber bir tür mücver bıraktılar içkinin yanına…

öğleden sonra el hamra ziyaretimiz için rehber’le buluşma noktasına gittik. diğer dillerde daha kalabalık gruplar varken, ingilizce rehberlik için sadece biz dördümüz ve hollandalı yaşlı bir çift vardı. inanılmaz tatlı, genç, tarihçi bir ispanyol kadın bize rehberlik etti. yaşlı hollandalı adam rahatsız olduğu için, bizi rutin gezinin rotasından farklı bir rotada tam üç saat uzun uzun anlatarak gezdirdi…

el hamra bir düş gibi… o sadeliğin güzelliğini ve büyüleyeciliğini anlatmak mümkün değil; sanırım yaşamak gerekiyor.

ve diğer yanda buralarda gördüğümüz mağribi veya mağribi etkili tüm eserler, matematiğe, orana, simetriye, gökbilime güzelleme gibi…

insan böylesi bir aklın ve uygarlığın bugün geldiği noktaya inanamıyor…

endülüs’e veda ederken lorca’nın yolculuk şiirini analım:

Yüz atlı yas içinde,

Nereye giderler,

Portakal bahçesinin uzanan göğü boyunca

Ne Cordaba’ya varacaklar,

ne Sevilla’ya,

Ne de hep denize hasret Granada’ya,

Uykulu atları taşıyacak onları,

Türkünün titrediği bir haçlar labirentine

Yedi mıhlı acılarıyla Endülüslü yüz atlı,

Nereye gider böyle portakal bahçesinden.

 

***

son hedefimiz barselona’naydı. valencia’da bir gece konaklayarak barselona’ya gittik. valencia’ya vardığımızda kendimizi o kadar yorgun hissettik ki, bir şeyler yiyip erkenden uyuduk. şehrin dışında, denize uzaktan bakan bir otelde kaldık. hepimizde valencia, antalya hissi yarattı. zaten granada’dan yukarıya doğru portakal bahçeleri arasında ilerlerken  ‘iklim değişmiş, akdeniz olmuştu’…

***

ve barselona… ispanya değil, katalonya… ruhu ve enerjisi bambaşka… yine şehrin dışında kaldığımız apart otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra barselona sokaklarına kendimizi bıraktık. valencia’da bütün enerjisini tüketmiş olan ada, barselona’da geziye adeta yeniden başladı ve şehre dair yorumu “sizi bilmem ben buraya yine gelirim” oldu, “hatta yaşamaya da gelebilirim” diye tamamladı sözlerini…

zamanımız kısılı olduğu için barselona’da ağırlıklı gaudi eserlerini gezdik, uzun uzun sokaklarda yürüdük ve barselona pazarı’nda (mercat de la boquearia) bolca vakit geçirip, yedik içtik, denizcilik müzesi’nin bahçesinde, sarı çiçekli akasya ağaçlarının gölgesinde dinlendik.

ne yazık ki ali deniz ürünlerini sevmediği için, benim de sonradan vücudumun deniz ürünlerine karşı geliştirdiği alerjiden dolayı aslında bu ülkenin mutfağının hakkını veremedik. ama tezer kendini kaybetti ve pazarı gezdikten ve deniz ürünleriyle kendini kaybettikten sonra ‘beni buraya gömsünler‘ dedi…

bu gezide bir el hamra sarayı’nda bir de la sagrada familia da gözlerim heyecandan doldu… gaudi eserlerini doğaya öykünerek tasarlamış; anlayacağınız doğaya, simetriye, dalgalara ve matematiğin oranlarına bir güzelleme niteliğinde eserleri… her kafamı kaldırdığımda, başka bir detayla karşılaştım bu inanılmaz esere bakarken; görmediğim binlerce detay olduğunun farkında olarak…

ve casa mila barselona’ya kokusunu bırakmış gaudi’nin inanılmaz güzellikte bir binası; yabancı, zamandan ve dönemden azade bir ‘la pedrera‘, yani ‘taş ocağı‘…

barcelona plajını görmeden gitmem dediğim için, son akşamüzerini barceloneta’da geçirdik. sahilde kesif bir idrar kokusu vardı ve rahatsız ediciydi…

***

bundan sonrasını kısa kısa notlar halinde anlatayım…

ispanya’nın coğrafyası beni şaşırttı. madrid havaalanı’na inerken uçaktan gördüğüm çorak topraklar sürprizdi ve madrid’den sevilla’ya doğru giderken kendimizi kütahya, afyon hattında yolculuk yapıyor  gibi hissettik. elbette endüslüs’de bizi bambaşka bir coğrafya ve bitki örtüsü karşıladı…

turunç ağaçları… herkes onlara portakal ağaçları diyor… hatta oraları gezen türkler bile. granada’da rehber kadın onları yenilmeyen portakallar diye anınca dayanamayıp bizim turunç reçellerinden ve turunç suyunu salata sosu olarak kullandığımızdan söz ettim…

hayat ve ispanyollar ve katalanlar… hayat bizim buralarda bilmediğimiz bir ritimde akıyor oralarda… insanlar heyecanlı ve fakat sakin, aceleleri yok. ne trafikte saçma sapan hareketler ve hız yapan sürücülere rastladık, ne de lokantalarda, iş yerlerinde, marketlerde sabırsız ve tahammülsüz çalışanlara… ağır ağır işlerini yapıyorlar… bizim memlekette, eve dönüp paspasa döndüğümüz ve hiç bir şeye enerjimizin kalmadığı saatlerde, giyinip, süslenip sokaklara çıkıp, akşam saat ondan sonra kocaman kocaman porsiyonlarla yemek yiyorlar ve içiyorlar… tuhaf bir şekilde bizim de oralarda akşam yemeği saatlerimiz, kendiliğinden geç saatlere kaydı…

yediğimiz içtiğimiz… yukarıda söylediğim gibi büyük ölçüde hakkını veremedik oralarının mutfağının. ama bir tapas barda rastladığımız balla sotelenmiş soğan ve közlenmiş kırmızı biber ve patlıcanla servis edilen keçi peynirine bayıldık… bolca içtik, öğle saatlerinde başlayıp, yatana kadar… ve dönüşte ilk sangria denemem hiç fena olmadı… elbette şeker diyetime kısa bir mola verip, bir kaç tatlıyı ve dondurmaları sessizce gömdüm…

her şehirden taşımı aldım, tarifa plajı’ndan kum ve sevilla’da sarı akasya ağaçlarının çiçeklerinden de elbette ve yine sevilla’dan kitap aralığı yapmak için manolya ağacı yaprakları ve hiç bilmediğim bir ağacın çiçeklerini, granada’da el hamra’nın bahçesinden minik bir nar benimle istanbul’a geldi. yukarıdaki fotoğraf benimle gelen ispanya’nın ve katalonya’nın parçaları…

***

biraz uzattım sanırım…gezdiğimiz yerlere dair bağlantılar ekledim; bazıları ingilizce bazıları türkçe… daha fazla ayrıntı isterseniz bunlar yardımcı olabilir…

ispanya bahsini artık kapatıyoruz ve paco de lucia dinliyoruz…

gitanos andaluces

geliyor.

 

21
Jun

bodoslama işe daldım…

ispanya iki gün değil de iki hafta gibi uzakta kaldı bir anda. ama dün gece rüyamda hala barselona’nın caddelerinde, sokaklarında dolanıyordum…

upuzun ve sonsuz bir şekilde uzanan sokaklarda, göğe yükselen helezonik binalar vardı; ben küçücüktüm ve sanki bir anlamda, barselona’nın gaudi’nin ruhuna sahip olan alt evrenine kaçmıştım. gülümseyerek uyandım…

ilk fırsatta, burada ispanya notlarımı paylaşacağım.

şimdi kovaks dinleyelim

bugün bana çalışırken bolca eşlik etti

There’s somebody

who’ll be there as I break

Be the blood in my veins as I sing

When I hear the sound

of the underground

It will bring you back to me

diye mırıldanarak

sound of the underground‘u dinliyoruz.

 

 

 

17
Jun

katalonya’nın başkentindeyiz…

burada her şey bambaşka; çocuklar bayıldılar ve yaşanacak şehirler listelerinin ilk sıralarına aldılar…

uzun uzun yürüdük… nefis bir pazarda, mercat de la boqueria‘da, karnımızı doyurduk, sangria içtik… deniz müzesine gittik, la sagrada familia’yı bugünlük tavaf ettik, yarın gezeceğiz.

şimdi, şehir dışında, barselona’nın kırsalında bir apart hoteldeyiz. gezini son iki iki gününe girdik. tezer bize bir meyve tabağı hazırladı, aldığımız şarabı açtı; evet bu gezide çok ama çok içtik 😉

şimdi izninizle gidiyorum

ve elbette mano chao çalıyorum.

me gustas tu

diyoruz.

fotoğraf deniz müzesinin bahçesinden, akasyalar…

16
Jun

endülüs’le vedalaştık…

bugün öğle saatlerinde barselona için yola çıktık ve valencia’da konakladık. şehrin banliyölerinden birinde, denize ve şehre uzaktan, tepeden bakan bir oteldeyiz. clash’in şarkısı ‘rock the casbah’daki gibi adı casbah olan bir otelde…

hepimiz kelimenin tam anlamıyla yorgunuz; hem de çok…

valencia antalya’ya benzeyen bir şehir. havada tatlı bir serinlik var…

benim aklım hala endülüs’de. uzun zaman da öyle olacak sanırım.

memleketin gündemini, sessizce takip ediyoruz elbette ve bir kez daha hiçbir yere ait olmadığımız hissi yaşamaktan kendimizi alamıyoruz…

***

granada’da olduğumuz günlerden birinde fas’a gidebilmek umuduyla tarifa’ya gittik ama feribotu kaçırdığımız için vazgeçtik ve ada’yla tarifa’da kendimizi serin sulara bıraktık; nefisti…

bu nedenle bu yayınımız radio tarifa‘dan olsun; buralara gelip de çalmasam olmazdı…

ramo verde diyoruz.

14
Jun

granada’dan günaydın…

gezimizin dördüncü günü ve granada’dayız…

yazacak pek çok şey var ama şimdilik sadece albeniz‘in granada‘sını dinleyelim.

julien bream çalıyor.

şu an tam bu fotoğrafın olduğu yerde alhamra’ya karşı ve albeniz dinleyerek oturuyorum…

şehrin üzerinde yine kırlangıçlar dans ediyor…

 

12
Jun

madrid’den günaydın…

gelecek hafta pazartesi gününe  kadar ispanya’nın dört ana bölgesini içeren hızlı bir gezi yapacağız. dün öğle saatlerinde madrid’deydik ve bugün öğleye doğru sevilla’ya doğru yola  çıkıyoruz…

şu an uzun yazamayacağım, ev halkını uyandırıp toparlanmamız lazım; yapacak çok yol var.

***

gezinin ilk şarkısı eski ve çok ünlü bir ispanyol şarkıcıdan geliyor

manola escoba’dan 

que bonita es mi niña 

***

fotoğraf dün geceden. 13 katta bir apartta kaldık burada. madrid’in kalbinde gran via’dayız.

8
Jun

kendimi eve zor attım bugün…

yorgun bir halde; son iki gündür eve saat on civarı dönmüş ve bunalmıştım…

eve dönüş yolunda serviste, uyku ile uyanıklık arasında puslu göğe ve denize baktım durdum. kulağımda fransızca rock ezgileri yankılandı; şu sıralar noir desir kafamdaki uğultuyu bastırıyor…

 

dönüşte migros’a uğradım, sepete bir şarap attım, buna ihtiyacım vardı;  iki kabak, ada’ya yeni çıkan bir atıştırmalık, bulaşık deterjanıyla alışverişi tamamladım. evdeki yeşilliklerin değerlendirilmesi için mücver yapmaya karar vermiştim.

migros ve ev arasındaki yolda, mahallenin yeni sakinleri olan minik kedilerin fotoğraflarını çektim ve yayınladım…

eve geldim, ada’mızın anlatacağı bir sürü yeni şey vardı. o coşku ve heyecanla onları anlattı, ben mücveri yaptım. bir taraftan kulağım FBI’ın işine son verilen direktörünün dünyaya gerçek zamanlı yayınlanan ifadesindeydi…

yemeği yedik, ada ortadan kayboldu. tezer’in zaten epeydir eve giriş çıkış saatleriyle ilgilenmiyoruz ve ne yaptığıyla. hayat hızla akıyor ve bebeler yetişkin olma yolunda hızla ilerliyor. peki biz, hızla gittiğimiz yer neresi? bunu geçelim…

bir noktada, haberleri kapattım ve spotify’da bob dylan‘ı döndürmeye başladım…pencerenin önünde çiçekler puslu göğe ve gelmek üzere olan yağmura inat pırıl pırıl parlıyorlar; martılar ve kargalar uçuyorlardı ve şarap yavaş yavaş dibini buluyordu… işin bunalımları, yaklaşan gezinin heyecanı, yapılması gerekenler, çocuklar, memleket derken her şeye rağmen kendimizi, keyifli bir sohbetin içinde bulduk.

bob dylan bize eşlik etmeye devam etti…

 

ardından ali bir şişe daha şarap almaya çıktı… ben mutfağı toparladım, ağır ağır bulaşıkları yıkadım, suyun tadını çıkardım… akşam saatlerinde, mutfakta bir süreliğine, kendimle baş başa kalıp, “sakinleşmek ve normale dönmek” rutinim. kendimi sağalttığım zamanlar bunlar; günün bütün yükü en iyi böyle geçiyor…

mutfak toparlandığında, yağmur hala yağmaya başlamamıştı ve  bob  dylan, leonard cohen‘e dönmüştü…

***

şu anda gök gürlemeye başladı ve beklediğimiz yağmur geldi.. bir kadeh şarap daha alıp içeriye geçeceğim ve kendimi house of cards‘ın evrenine bırakacağım…

iyi geceler size.

(şarkılarımız sırasıyla one trip one noise, things have changed ve you want it darker)

1 2 3 16
Skip to toolbar