dünyanın bir radyosu
radyo z
9
Jun

dün iş yerinde bir arkadaşım…

… vücudunuz bir tapınak değildir. Bir lunaparktır. Onun tadını çıkarın! 

 

telefonla arayıp çok üzüleceğin bir şey söyleyeceğim dediğinde bunu hiç beklemiyordum. bu hayattaki en sevdiğim şef, anthony bourdain kara trene binmişti; hem de biletini kendisi keserek…

ofis arkadaşım “hayrola” diye seslendiğinde gözlerim dolu dolu haberi ona da ilettim. kim olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu ve muhtemelen elalemin gavuru bir şef için neden göz yaşı döktüğümü de hiç anlamamıştı.

anthony bourdain’ı önce no reservations programıyla tanıdım ve çok sevdim ama parts unknown‘la ona bağlandım. o artık sadece zeki, komik, hayatın çemberinden geçmiş bir şef olmasının ötesinde dünyanın karanlık sokaklarında, gölgelerinde dolaşmayı seven bir ruh’a dönüşmüştü benim için.

dünden bu yana intiharı üzerine söylenenler ve yapılan yorumlar beni hasta ediyor. bunun için en iyi özeti sevgili murat yaptı sanırım. ondan alıntıyla bu bahsi kapatacağım:

3 yaşayıp 5 gören huzursuzlar bi değişik ölürler. Üzülmedim. Huzura ermiştir. Sadece daha çok iş yapar çok güzel yerlere gider, götürürdü. Buna üzülünür…

ben üzülme hakkımı kullanacağım ama murat!

çok keyifle okuduğum mutfak sırları kitabından bir alıntıyla bu veda yayını bitiriyorum ve huzur içinde yat falan demiyorum. dünyanın arka sokaklarında, gölgelerinde gezmeye devam et diyorum…

Nedenini bilmiyorum ama makarna yaparken Mutlaka Tony Bennett ya da Dino şarkıları mırıldanırım. (Bugünkü Ain’t That a Kick in the Head). Makarna yapmayı severim. Belki de ruhumun karanlık bir köşesinde hep bir İtalyan-Amerikalı olmayı istediğim içindir. Belki de fesleğene zeytinyağı fışkırtmak hoşuma gittiğindendir.  Bilmiyorum….

elbette şimdi  dino‘yu, yani dean martin’i dinliyoruz

ve elbette ain’t that a kick in the head

diyoruz.

How lucky can one guy be
I kissed her and she kissed me
Like the fella once said,
Ain’t that a kick in the head?

The room was completely black
I hugged her and she hugged back
Like the sailor said, quote
“Ain’t that a hole in the boat”

My head keeps spinning
I go to sleep and keep grinning
If this is just the beginning,
My life is gonna be beautiful

7
Jun

sabah alarmım…

leonard cohen’in you want it darker’ını çalmaya başladığında bir rüyanın içinden sökülüp alındım.

her şey bir fotoğrafla başlıyordu; yani hatırladığım kısmı bu. uyandığımdan beri öncesini hatırlamaya çalışıyorum ama yok tamamen silinmiş durumda. o fotoğraf antalya’nın eski mahallerinden birinde ve bahçesinde palmiyeler olan bir evin fotoğrafıydı; hafifçe eskitilmiş gibi ve sarı bir ışığın hakim olduğu bir ev fotoğrafı. sonra aniden kendimi bir otobüsün en ön koltuğunda otururken buldum ve otobüs ilerliyordu. aynı ışıkta ve duyguda, etrafında yüksek kızılçam ağaçlarının olduğu, düzlerçamı havasında bir yolda ilerlemeye başladık. yolun hemen yanındaki beşer katlı evler terkedilmiş ve çok eskiydi. ne olmuş antalya’ya diye düşündüğümü hatırlıyorum…

sonra yol bitti ve denize kavuştuk aniden, şehrin merkezine gelmiştik ve ben heyecanla ayağa kalktım. içimden ‘çocukluğum’ diye geçirdim, ardından “yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir”* dizelerini fısıldadım. ama burası benim antalyam değildi…

falezlerin üzerinde olmayan, eski, köhne ve neredeyse terkedilmiş, açıklarında minik adaların olduğu “kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının”** siyah beyaz şehriydi burası…

evet sarı ışık tamamen kaybolmuş ve her şey siyah ve beyaza dönüşmüştü…

işte tam o sırada you want it darker çalmaya başladı…

*şehir, konstantinos kavafis
** rüya içinde rüya, edgar alan poe

 

6
Jun

her şey öylece geçiyor…

ve buraya uğrama girişimlerim her defasında başarısızlıkla sonuçlanıyor.

memleketi seçim havası sardı; bu sefer başka bir heyecan ve sanki bir umut dalgası var. bir şeylerin kesinlikle değişmesi gerekiyor artık; aksi durumda bu bataklıktan çıkamayacağız…

ve söylemeden edemeyeceğim. prompter’ın bozulduğu andaki sessizlik enfesti ve uzun zamandır izlediğim en iyi kısa filmdi 😉

***

t. bu yaz sonuna kadar ispanya’da olacak; bu onunla en uzun ayrılığımız. iki yaşındayken bir ara yaptığım yurtdışı iş seyahatleri nedeniyle yokluğumda ortada hiç bir hastalık belirtisi yokken ateşlenirdi. ben dönünce ateş falan kalmazdı. o günler çok uzaklarda kaldı ve o ateş bambaşka bir şeye dönüştü artık…

***

the leftovers’ı izlemeye başladım. inanılmaz bir diziymiş, beklediğimden kesinlikle daha iyi çıktı. kaybetme,  inanç ve unutma üzerine ilk sezon…

inanmama hakkımız engellenemez” diyerek slogan atıp ve diziden bir alıntı yapıp çıkacağım buradan;

İyi bir çocuksun Tom. Sorun değil. Bu yüzden içinde zehir varmış gibi hissettiriyor. Sen bir boşluk olana kadar seni yakacak…

***

bugün plansız bir şekilde evde kalmak zorunda kaldım ve işe gidemedim. şu anda leftovers’ın müziklerini dinliyorum ve mürver ağacına karşı yaseminli yeşil çayımı içiyorum.

diziyi güzel yapan şeylerin en önemlilerinden biri inanılmaz güzel max richter melodileri…

şimdi dizinin soundtrack’inden ardarda dört melodi dinleyelim

dona nobis pacem 2

a blessing

she remembers

illumination / Clouds

fotoğrafın tamamını görmek için üzerine tıklayın lütfen… 

 

 

27
May

erkenden uyandım yine…

belki de çıkıp yürümeliydim biraz ama tuhaf bir yorgunluk var bu aralar üstümde. sabahları vücudumun her yeri ağrıyarak uyanıyorum… kahvaltı yaptık, a.çıktı, bugün çalışması gerekiyor çünkü,  çocuklar hala yataklarındalar. pazarları genel olarak iş günümüz;  ev halkının hepsinin biraz ucundan tuttuğu temizlik, çamaşır ve belki bir az ütü günü. bugün buna da halim yok!

dışarıda yağmur yağıyor… çalışma masamın karşısındaki ağaçlar yeşilliklerinin en parlak halindeler. asma yapraklarıyla sarmalanmış nefis mürver ağacı tomurcuklandı, yan tarafındaki ceviz ağacı bu yıl iyice boy attı; yaprakları yanındaki evin üçüncü katına ulaşıyor. mürverin diğer yanındaki dut da bu yıl çok büyüdü ve onu arkasından sarmalayan nar  ağacı kıpkırmızı çiçekleriyle ben de buradayım diyor. ve hepsinin gerisindeki malta eriği meyveleriyle parlıyor…

ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları ve bunu tekrar tekrar söylemekten hiç sıkılmıyorum… ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları…

***

dün şahane bir gündü. sevgili nurşen‘le sonunda sarıldık ve uzun bir süredir takip ettiğim ve çok sevdiğim bazı blogger’ın gözlerine bakabildim;  birbirimize gülümseyebildik. sözcüklerin oluşturduğu bir evren blog dünyası; keşke yazmayı bırakmasak.

az önce mutfak penceresinin önündeki minik bahçemin solan çiçeklerini  temizledim. bir güvercinin kuğurtusu ve kargaların, martıların kanat çırpıntıları arasında agnes obel

riverside‘ı söylüyordu.

When that old river runs past your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so every near
The river will be your eyes and ears
I walk to the borders on my own
Fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why
25
May

sabah kendimi…

gri ve serin sokağa bıraktığımda havada hafif bir yasemin kokusu vardı. gülümsedim… ardından şimdiye kadar bir sarmaşığın arkasına gizlendiği için göremediğim bir dut ağacının salkım salkım sarkan dutları dikkatimi çekti; olgunlaşan bir kaç tanesini ağzıma atarak yürümeye devam ettim, bir kedi “yakaladım seni” der gibi bana baktı, ona da gülümsedim. tren istasyonu yerine geçici olarak yapılan devasa demirden köprüde her sabah olduğu gibi fatmanım’la karşılaştım. artık epey yaşlı ve hep yorgun olan fatmanım bu sabah sanki daha da yorgundu. uzandığı basamaklardan hafifçe başını kaldırarak bana baktı, yine gülümseyerek “günaydın” diye fısıldadım… şu sıralar, her sabah sahil yolunda beni karşılayan sarı güllere bakıp mutlu oldum, o esnada hemen yanı başımda bir karga kana kana su içiyordu…

hayata içimden sarıldım…

ve bütün bunlar olurken kulağımda ben howard gümbür gümbür

keep your head up

diyordu.

şimdi nefis bir yağmur yağıyor ve içimden hala şarkıyı fısıldıyorum.

kedi mi? dünden beri düşündükçe beni güldüren kedi o; bizim mahalleden elbette 😉

Oh yeah, keep your head up, keep your heart strong
No, no, no, no, keep your mind set, keep your hair long
Oh my, my darlin’, keep your head up, keep your heart strong
Na, oh,

6
May

dün eve geldiğimde…

hiç bir şey yapmaya enerjim kalmamıştı. ev halkına akşam yemeğini yemek sepeti maharetiyle halledeciğimizi de yazmıştım zaten. bir çuval gibi kanepeye yığıldım kaldım ve akşamın erken saatlerinde de kanepe uyudum. gece sürekli terleyerek ve berbat bir başağrısıyla uyandım; hala beynim adeta zonkluyor…

a&a erken çıktılar. t. salondaki kanepede uyumaya devam ediyor. ben birbirlerine kur yapan kumruların yanı başında mutfak masasında grey’s anatomy izleyerek kahvaltımı yaptım. ilk gençliğimden beri hastane dizilerini seviyorum.

mutfak penceremizi süsleyen çiçeklerimizi suladım, fotoğraflarını çektim ve masadaki kirli tabakları tezgaha alıp dışarıdan gelen serin havayı hissederek bunları yazıyorum; kumrular şimdilik gittiler…

17 nisan’da “kendimi ayrıntısına burada giremeyeceğim bir nedenle çok özgür hissediyorum şu an…” dediğimden beri bir özgürleşme süreci yaşıyorum ve yavaş yavaş normale dönüyorum. eğer bir tür kapana kısılmış veya köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorsam, kendimden uzaklaşıyorum; son bir yıldır yaşadığım buydu! bundan kurtuluyorum artık!

ve kurtuldukça, yazıyla, kendimi yazıyla anlatmakla ilişkim toparlanıyor… (28 nisan, 10.35)

***

yukarıdaki satırların üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş. şimdi çorbamı yudumlarken ve bunları yazarken, sabiha gökçen havalimanı’nda antalya’ya kalkacak uçağımı  bekliyorum. evet bu hafta sonu ev halkını geride bırakarak annemin dingin limanına gidiyorum; üniversite yıllarımda, okulun ve gençliğin sarsıntılı ve çalkantılı ruh hallerinde, beni karşılayan ve kucaklayan, sarmalayan dingin limana…

üstelik bu yolculuğun ucu hıdrellez’e çıkıyor: yüreğimde kendime ait, çantamda ise zarflanmış şekilde ada’nın dileklerini taşıyorum, hızır ve ilyas’a teslim etmek üzere, akdenize bırakmak üzere…

sabahleyin 19 yıl aradan sonra yeniden okuduğum ‘fransız teğmen’in kadını‘ adlı romanı bitirdim. günlerdir büyülenerek okuduğum bu romanla sıkı sıkı sarılarak vedalaştım. 30’lu yaşlarımın hemen başında yaptığım ilk okumadan aklımda kalan sadece şahane bir aşk romanı olduğu ve sarah’nın bu aşk içindeki özgür duruşuydu. tuhaf bir şekilde kitabın arka planında dönen ve anlatılan viktorya dönemi ingiltere’sine, sanayileşmenin getirdiği değişime dair aklımda anlamsız bir şekilde hiç bir şey kalmamış. hatta yazar john fowles’ın olmadık yerlerde araya girerek romanla ve karakterlerle kurulan bağı sarsıcı bir şekilde kırmasını da tamamen unutmuşum. hayır asla bundan şikayetim olmadı tabii.

bu okumada,  hikayenin aşk yanından ve sarah’ın duruşundan çok dönemin o sarsıcı değişim ve dalgalanmaları daha çok ilgimi çekti. marx’ın, darwin’in, dickens’in, oscar wilde ve diğer pek çok önemli sanatçı ve bilim insanın ortaya çıktığı bu dönemin dünyanın en sarsıcı zamanlarından olduğu ve bizi bugün olduğumuz noktaya ulaştıran bir kırılma yarattığı muhakkak. yarın marx’ın 200. doğum günü ve hala yazdıkları geçerli. üzerimize heyula gibi yığılmış kapitalizm ise sınırlarına bir şekilde dayandı; dünya onun yarattığı ekonomik, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yıkımın altında kaldı…

kitabı okumadıysanız okuyun diyorum ve toparlanıp uçağıma gidiyorum ( 4 mayıs, 19.35)

***

antalya’dayım… dayımla yengem az önce gittiler. annem yarın sabah için yumurta haşladı, ben kekleri dilimleyip saklama kabına koydum. annem dilimlediği peynirleri ve küçük çeri domatesleri saklama kaplarına yerleştirdi. ben bulaşıkları yıkadım, ekmeği dilimledim. o ekmeklerin bir kısmını buzluğa kaldırdı… şimdi o hala bir şeylerle uğraşıyor içeride. ben buz gibi bir kadeh beyaz şarabımı aldım ve balkona oturdum bunları yazıyorum.

şimdi annem geldi, karşıma oturdu, zeytin yapraklarını tek tek koparıyor dallarından. her şey yarın için, hızır için. bu evde, bu balkonda o kadar çok şey yaşandı ki; her köşesinde saklı bir anı, bir koku, bir iz var.

bugün annem, ablam ve ben durduk ve düşündük, kırkyedi yıl geçmiş bu evde, hepimizi kocatan babamızı alan koskoca kırkyedi yıl…

gündüz sokaklardaydık. yeni kapı’da bizim mahallede balık yedik, tophane’de çay içtik, ablamın evine uğradık, evinin bahçesindeki mis kokulu yediveren limonlarından topladık. sonra anne evine geri döndük. annemin deyişiyle çerçöp olan bol sebzeli bir akşam yemeğinden sonra  komşu kadınlarla birlikte  evin önündeki güllere dileklerimizi bağladık, arka tarafta yakılan ateşin etrafında toplandık ve dileklerimizi bir kez daha içimizden  geçirerek en az üç kere olacak şekilde ateşin üzerinden atladık. dileklerin arasına zamanın ruhuna uygun şekilde politik, seçime dair mesajlar da girmişti. işin en acıklısı etrafta hiç çocuk yoktu. zamane çocukları dileklerini evrene fısıldamayı bilmiyor… ben çocuklarıma bunu öğrettim şükürler olsun 😉

ateşin etrafında gözüm eski komşularımızı ve çocukluk arkadaşlarımı aradı; nazmiye teyzeyi, fatoş teyzeyi, nuray teyzeyi, arkadaşım gül’ü ve deniz’i, apartmanın haylaz oğlanlarını ve daha pek çok kişiyi düşündüm. her şey çok geride kaldı…

annem elime içinde kırk tane zeytin yaprağı olan peçeteyi tutuşturdu. üzerinde z. yazıyor. “dileklerini bir kez daha tut” dediği için ellerimin arasına aldığım zeytin yapraklarına dileklerimi fısıldadım…

billie holiday usul kulağıma fısıldıyor şu an… bu balkonda çok hayal kurdum, güldüm, ağladım, yıldızları saymaya çalıştım ama sanırım ilk kez billie dinliyorum; dua niyetine… (6 mayıs, 00.26)

***

sabah dörtte kalktık, hazırlandık ve taksi çağırdık. annem, ablam, nihal teyze ve nihal teyze’nin tatlı torunu nihal taksiye doluştuk tam sokağı çıkacaktık ki, annem “aaa unuttuk” dedi… hepimiz neyi diyince “güldeki dilekleri” dedi annem.  beş yarım akıllı kadın herşeyin merkezindeki şeyi unutmuştuk. kıkırdayarak, taksiyi geri çevirdik, koşarak indik; kırmızı iplerimizi, bereket için toprağa gömülmüş tahıl yüklü minik kavanozlarımızı aldık ve yat limanından kalkacak teknelere gittik. yanlış saymadıysam 6 tekne, gürültülü ve oynak oyun havalarıyla, yola çıktı. sağlığımızla ile dileklerimiz için haşlanan yumurtalarımızla kahvaltımızı yaptık. annem o kadar çok yumurta haşlamıştı ki, yan masanın bile sağlığını garantiledik 😉

falezlerdeki dilek kayalığına gelince tekneler dönmeye başladı ve herkes zeytin yapraklarını, irili ufaklı kağıtlara yazdığı, çizdiği dileklerini suya bıraktı… eve dönüşü mermerli üzerinden ve karaalioğlan parkı üzerinden yürüyerek yaptık ve tatlı nihal’e babasının, amcalarının ve bizim çocukluk hikayelerimizi anlattık…

ne iyi ettim de geldim antalya’ya diyorum ve keşke yatlar denize açılırken illa müzik olacaktıysa keşke bu olsaydı dediğim bir parçayı çalıyorum…

sezen aksu‘dan bir ederlezi yorumu geliyor şimdi

hıdrellez

diyoruz elbette. (6mayıs, 11.17)

10
Apr

daha önce çöken radyo z sitesinden…

geriye kalan metinleri yavaş yavaş buraya aktarmaya çalışacağım… bu ilk olsun… serseri mayınlar mart 2010’un sonlarında vizyona girmiş; muhtemelen bunları bir nisan günü yazmışım…

bu yayına fotoğraf bulmak çok zor oldu benim için ve bir nina zilli fotoğrafı eklemeye karar verdim.

***

dönüş yolu… yine ankara’dan; alışveriş merkezlerine ve sitelere gömülmüş ölü bir şehirden…

3 gündür susuyorum. zorunlu günlük konuşmaların ve evle yapılan telefon görüşmelerinin dışında sustum ve kendimi dinledim…bir de askerlerle eğitimde hocaları: odtü’lü harika gülüşü olan ve bize eğitimde chaplin’in modern zamanları’nı seyrettiren makine mühendisi bir erkek ve havacı mühendis binbaşı bir kadın… bu binbaşı’ya ve eğitimdeki kadın üsteğmen’e bakıp bakıp neden kadınlar asker olur sorusunu sordum durdum… eğitimin son günü üstteğmen sivil geldi, kırmızı çantası, topuklu ayakkabıları ve afilli ve çiçekli elbisesi ve pembe tokası ile bakmayın subay olduğuma ben aslında bir kadın’ım der gibiydi. nedense hiç okumadığı halde sürekli sabahattin ali’nin kürk mantolu madonna’sını sandalyesinin altında açıkta tuttu. bense aralarda, öğle tatillerinde yemekte ve bahçede, sırtımı ortama dönerek sürekli okudum ve bu yolculukta iki kitap bitirdim: uyku ve herşeyin sonundayım.

uyku, 1976 doğumlu belçika’lı annelies verbeke’nın bir romanı. uyuyamayan maya ve gecenin bir yarısı sokaklarda bulduğu bir diğer uykusuzun, şizofren benoit’in romanı bu.

herşeyin sonundayım ise ve tezer özlü ile ferit edgü’nün 1966-1985 yılları arasında birbirlerine yazdıkları olağanüstü mektuplar… bir kere daha, tezer’e ve ferit edgü’ye bağlandım, kimbilir kaçıncı kez…

bu sessiz ankara yolculuğunun akşamları ise film izleyerek başladı. Ilk gün ferzan özpetek’in serseri mayın’ını izledim… ve onu da bir kez daha ne kadar çok sevdiğimi anladım. sinemadan çıkarken üniversite öğrencisi bir kızın sevgilisine “bu adam ne zaman eşcinsel aşkı anlatmaktan vazgeçecek”  dediğini duyduğumda, dönüp, “sen sürekli heteroseksüel aşkın her türlüsünü izlemekten sıkılmadın mı?” diye sormak geldi içimden… soramadım…

kızılırmak büyülüfener’den kavaklıdere’deki misafirhaneye kadar yürürken kafamdan geçenlerin hızına yetişemedim; kendimi dinlemekten vazgeçtim ve bedenimi yağan yağmura bıraktım…  bir büfeden küçük bir şişe yakut aldım ve bir büyükelçiliğin bahçesine bakan odama kapandım… bu bir şişe yakut’a eşlik eden iranlı kadın  şair furuğ’un yeryüzü ayetleri oldu:

Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti
Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık
Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Hiçbir şey düşünmez oldu artık
Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.
Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz
Oldular
Çöllerin cennetinde
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler
Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi
Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda
Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün
Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
Gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde
Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu
Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları
Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri
Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık
Kalmıştır
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
Güvercinin
İnanç olduğunu
Ah tutsağın sesi
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden
Ah tutsağın sesi

 

ertesi gün dibini bulan şişeyi misafirhanenin çöp kutusuna atamadığımdan, çünkü bu bir idari soruşturma konusuydu, şişeyi sokakta atmak üzere çantama koydum. ve şişeyi kışlanın kapısına kadar unuttum. tam içeri girecekken “pardon çıkmam lazım” dedim, çantayı kaptım ve kendimi dışarı attım. ve hemen kapının önündeki küçük çöp kutusuna şişeyi bıraktım.

ertesi gecenin filmi, martin scorsese’nin zindan adası’ydı. bildiğiniz amerikan gerilimlerinden biri… ara ara gözlerimi kapatıp, hoşlanmadığım sahnelerin bitmesini bekledim…

filmden sonra kendime güzel bir yemek ve bira ısmarladım tunus caddesi’ndeki yeni mekanlardan birinin açık hava kısmında; sigara içenler sayesinde ısınan sokaklara ilk kez şükrettim. yemeğimi yedim, biramı içtim ve uyku’yu bitirdim

geceyi tezer’in mektupları ve erik satie ile tamamladım… kucağımda kitap, müzik çalmaya devam ederken uyuyakalmışım

şimdi dönüş yolundayım. istanbul’u ve denizi özledim. şarkımız ferzan özpetek’in filminden daha önce dinlediğimiz bir melodi olsun…

nina zilli söylüyor

50 mila

 

7
Apr

kıştan kalan soğuk bir gündü bugün…

üşüdüm ve eve geldiğimde hafif acılı ve sarımsaklı bir tarhana çorbası yaptım… ali çalıştığı için akşam yemeğinde yoktu; çocuklarla yalnızdık. genel olarak bağrış, çağrış ve gülüşmelerle geçen akşam yemeğimiz bugün sakin ve durgundu… yemeğin sonunda herkes odasına çekildi; ben kendi başıma masada bir süre daha oturup pencerenin dışında uçan kuşları izledim ve kalan şarabımı yudumladım…

sonra spotify’ın benim için oluşturduğu bir klasik müzik listesini açarak ağır ağır bulaşıkları yıkadım ve buzdolabını temizleyerek toparladım. neredeyse her akşam olan bu rutinimi seviyorum. eskiden haberler ile birlikte bu işi yaparken şimdi bana sadece müzik eşlik ediyor; ruhum ve yüreğim başka türlüsünü kaldıramıyor artık… bulaşık yıkarken kafamda çocuklarla ilgili bir sürü şey döndü, araya okuduğum son iki kitap girdi çıktı ve işle ilgili bir şeyler elbette… zihin tuhaf bir şey, bazen tek bir şeye çakılı kalırken bazen düşündüklerini kontrol edemiyor insan; her şey üzerine çullanıyor.

şimdi kendime bir con kahve yaptım… ada bir kaç geometri sorusu için yanıma geldi gitti ama şimdi herkes odasına çekildi. ev karanlık sadece mutfağın köşesindeki çalışma masamın ışığı yanıyor ve bulaşık makinesinin uğultusuna, yüzyüzeyken konuşuruz eşlik ediyor…
(29 mart, 21.35)

bir sinema filmine bilet almışım

***

gün başlıyor… kalktım ilacımı içtim; esneme hareketlerimi yaptım. ev derin bir sessizlik içindeyken ve ben o sessizliği bon iver’in flume şarkısı ile bozdum; şu sıralar güne bon iver ile başlıyorum…

kahvemi yapıp, mutfak penceresinin önünde geçen yıldan saklandığımız sümbül soğanlarımıza şevkat göstermeyi planlayarak ve serin, taze bahar kokulu bir hava olmasını umarak açtığım pencereden, evimizin ön tarafındaki müştemilatın bacasından yayılan keskin kömür kokusunu alınca pencereyi kapatım. bilgisayarımı aldım ve mutfak masasına geçtim. kahvem bitti, bunları yazdım ve az sonra ada’nın okuluna veli toplantısına gitmek üzere hazırlanmalıyım. yıllardır bu toplantılara katılırım; alışmak mümkün değil benim için; sevmiyorum. kendimi bir veli olarak hep “yabancı” hissediyorum… (31mart, 8.05)

***

wilhelm genazino’nun hayata küçük mutluluk anlarıyla ve ayrıntılarıyla tutunmaya çalışan kahramanı gibiyim bazen…

… Hayatımın seyrini tamamen değiştirme arzusu son iki ayda iyice arttı… Değişiklik yapma arzusunun üzerimde yarattığı baskı adeta elimi kolumu bağlıyor çünkü nasıl ve ne türlü bir değişiklik konusunda en ufak bir fikrim yok. Tam da öyle değil aslında. Zaman zaman içimde çakıveren ufacık bir umut ışığı geride bir tür pırıltı bırakıyor…

50 yaş sonrası planlarım arasında bulunan, bazı şeylerde değişiklik yapma arzusu, kör topal ilerliyor. daha fazla hareket et, daha az ve yavaş ye, daha az tüket ve eşyalarını azalt, özetle küçül olarak tanımlayabileceğim bir değişiklik arzusu… maden spora gidemiyorum ve buna zaman ayıramıyorum diyerek aldığımız koşu bandına her gün çıkıyorum, daha az yemeyi genel olarak başarıyorum ve fakat yavaş yeme kısmında ara ara çuvallıyorum… daha az tüket kısmı kendi açımdan nispeten kolay ve fena gitmiyor ama bir tüketim toplumu içine doğurduğum iki çocukla bu çok kolay değil!

birbirinin “panzehiri” gibi olan iki kitabı bir arada okudum son haftalarda… ‘ikigai: japonların uzun ve mutlu yaşama sırrı’ ve  ‘mutsuzluk zamanlarında mutluluk

ilki bir kişisel gelişim kitabı gibi aslında. japonlar herkesin bir ikigai’si olduğunu düşünürmüş; her sabah yataktan kalkmak için bir sebep yani, size iyi hissettiren, kendinizi bir anlamda gerçekleştirebilmenize neden olan bir sebep. benim ikigai’m ne bilmiyorum; kaybetmiş olabilirim ve bulmam gerekiyor!

diğer kitap ise, 40’lı yaşlarının başındaki bir almanın üzerinden modern insanın durumunun bir yansısı. insan kitabı okurken neredeyse her satırını çizmek istiyor ve dolaylı da olsa kendini buluyor. bize dayatılan bir sistem içinde direnirken kaybolmamızın hikayesi…

geçenlerde tezer keyifli bir gecenin sonunda “bazen size bakıyorum ve tamam ya her şey yolunda” diye düşünüyorum dedi anne baba olarak insanın çocuklarına her şeyin yolunda olduğunu hissettirmesi kolay değil ve her zaman mümkün değil; sen her şeyin yolunda olmadığını hissederken onlara bunu nasıl hissettireceksin! (3 nisan, 12.35)

***

zor uyandım bu sabah: gece uykularım ter basmaları ve sıcaklık hissi nedeniyle berbat durumda. çok sık uyanıyorum ve huzursuz oluyorum. derin ve dipsiz, yatakla tek parça olduğum bir uykuya dalmayı çok özledim…

herkes gitti. evde yalnızım. biraz dizi izledim… biraz yürüdüm… biraz ortalığı toparladım… sonra çalıştım… buzluktan çıkardığım tavukları doğradım ve marine edip buzdolabına kaldırdım… akşam yapabileceğim yemekleri kafamda tasarladım… bizim apartman görevlisi serkan’dan biraz yeşillik almasını istedim… yeşillikler geldi, ayıklayıp ıslattım ve bir kaç damla sirke ekledim…

şimdi bunları yazıyorum ve miles davis dinliyorum.

geçenlerde, epey oldu, sevgili gülcan;

merhaba…. şehir değiştirdim, hayatımda bir sürü değişik şeyler oldu… ama hergün tekirdağ yerine giresun’dan dinlemeye devam ettim… mutlaka vardır bir güzel melodi ve anlam diye… lütfen gitme ya… hani iş yaparken, alttan çalan ve motive eden, anlam kargaşasından çalkalanırken iyi gelen bir yanın var… radyoyla ilgili motivasyonunu düşüren şey ne bilmiyorum ama gitme ya…

demişti ve ben bir karşılık veremedim; bir yanıtım olmadığından sanırım. bu nedenle özür niyetine, son günlerde döne döne dinlediğim bir laura marling şarkısını gülcan için dinleyelim

what he wrote

diyoruz.

belki bir süre böyle yazarım… kısa kısa notlar halinde, günlük gibi… (7 nisan, 15.03)

 

1 2 3 22
Skip to toolbar