dünyanın bir radyosu
radyo z
9
Apr

dört beş gün önce…

bir rüya gördüm. bir iran masalının içindeydim ve geride çok kısık sesle bir şehram nazıri melodisi çalıyordu. bütün bunları, rüyaların o saklı evrenindeki bilgelikle biliyordum… tamamen terra cotta renklerin tonlarından oluşan bir evrenin içindeydim. kaldırıp baktığımda ellerimin de sarıdan kızıla dönen bir toz renginde olduğunu farkettim ve uyandım…

sevgili cahit’in dizelerinde gibiydim: bir masaldan çıkıp şiire kaçmıştım…*

rüyasında uyanmış çocuk

kamaşmış kalmış

kaf dağının ardında 

yatağında

her şey on onbeş saniye içinde oldu bitti ama ben hala o rüyanın etkisindeyim… her nefesim kesildiğinde o terra cotta evrene kaçıp nefes alıyorum.

buraya bunu not düşmesem olmazdı!

ve elbette bir şehram nazıri melodisi çalmasam.

şahane bir albümden**

şahane bir parça geliyor bu rüyaya.

existence: life

diyoruz.

 

Portakal Yıldızı, Cahit Ökmen

** albüm nazıri’nin oğlu hafez nazıri’nin projesi ve adı rumi symphony project: untold. albümde ona eşlik edenler şehram nazıri, paul neubauer, matt haimovitz ve glen velez.

4
Apr

çok uzun bir süredir…

izlemek isteyip izleyemediğimiz the wire‘ı sonunda izledik ve bitirdik.

benim için izlediğim tüm diziler arasında, açık ara farkla gelmiş geçmiş en iyi dizi bu. herkese tavsiye eder miyim emin değilim; yazdıklarımdan sonra ne yapacağınıza siz karar verirsiniz…

***

yazar ve eski polis muhabiri david simon tarafından yazılmış bir amerikan suç drama dizisi bu. 2002-2008 yılları arasında beş sezon olarak yayınlanmış. her sezonun bir teması var ve bunlar: yasa dışı uyuşturucu ticareti, liman sistemi, şehir yönetimi & bürokrasi, eğitim & okullar ve yazılı basın.

her sezon kendi hikayesini anlatıyor ve aslında birbirini tamamlıyor. şahane bir senaryo; ilmek ilmek örülmüş…

tek bir esas oyuncusu var; o da baltimore şehrinin kendisi, her şeye rağmen yaşayan ve her şekilde ağzına …  bir kadın gibi bu şehir…

***

benim için, açık ara farkla gelmiş geçmiş en iyi dizi olmasının nedenlerini şöyle özetleyebilirim sanırım:

satar” diye konulmuş hiçbir karakter, olay, sahne, vs yok. zaten baltimore polis teşkilatı da diziyi “gereğinden fazla gerçekçi” bulmuş.

dizide rol kesen oyuncular yok… hiç birinin birbirine üstünlüğü de yok… olaylara göre öne çıkıyorlar veya geride kalıyorlar…  saf iyi veya saf kötü değiller; bir uyuşturucu satıcısına bağlanabiliyorsunuz mesela… profesyonel oyuncuların yanında gerçek polisler, gerçek gazeteciler ve hatta suçlular oynuyor. pek çok karakterin esinlenildiği gerçek kişiler var… örneğin dizinin en şahane karakterlerinden biri olan omar little’ın esinlenildiği donnie andrews  dizide omar’la birlikte oynuyor. snoop lakaplı felicia pearson ise, dizide bir anlamda kendini oynuyor. çünkü o baltimore’un arka sokaklarında uyuşturucu satarken, dizi çekilmeye başlamış; o gerçekten uyuşturucu satıcısı ve cinayetten dolayı mahkûmiyeti olan gencecik bir kadın. aşağıdaki sözleri hayatının özeti gibi:

I’m thinking I got to go to war as soon as I come in here. The odds was already against me.”

dizideki her şey hayatın akışında ve ruhunda; acele yok, sıkıştırılmış olaylar ve durumlar yok…  idealize edilmiş sonlar ve hikaye çözümlemeleri yok… her şeyi bir yere bağlama derdi yok… imkansız mutlu sonlar yok… hayat nasılsa öyle; her şey ortaya karışık... berbat bir hayat, kendi enerjisini, umudunu, pisliğini ve döngüsünü sürdürüyor…

müzikler şahane…

ölen polislerin ardından bir barda yapılan cenaze törenleri inanılmaz…

hamsterdam olayı inanılmaz… (ayrıntısına girmiyorum, sürpriz olsun…)

aslında dünyanın çocuklardan ve dolayısıyla insanlardan nasıl da vazgeçtiğini kara bir şiir gibi anlatması…

politikacıların her yerde “politikacı” olmalarının insan suratına bir tokat gibi vurulması…

ve bazı insanların koşullar ne olursa olsun, içinde bulundukları kurumlarda ve durumlarda, öyle yada böyle bir mücadele içine girmekten kendilerini alamamalarını inanılmaz bir şekilde ve şahane karakterlerle anlatması…

***

david simon, bir suç draması olarak tasarlanmasına rağmen, dizinin bir amerikan şehri ve nasıl birlikte yaşadığımızla ilgili olduğunu ve kurumların bireyler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu anlattığını söylüyor ve en özet haliyle söylediği şey şu: ‘her kim olursanız olun, polis, liman işçisi, uyuşturucu satıcısı, politikacı, yargıç veya avukat, sonuçta herkes tehlikededir ve bağlı oldukları kurumla mücadele etmek zorundadırlar.’

***

dizinin şahane bir müzik listesi var ve çalan parçalar dizinin sahneleri içinden çıkıyor; ya bir arabanın içinde çalıyor, ya bir müzik kutusunda… ve elbette her sezonun bir ana teması var. şahane bir tom waits şarkısı bu; way down in the hole.

ama parçayı her sezonda farklı bir kişi veya grup yorumluyor. sezon sırasıyla şöyle;

the blind boys of alabama

tom waits

the neville brothers

DoMaJe

steve earle

benim favori sezonum eğitim temalı 4. sezon ve bu sezonun şarkısını  beş baltimore’lu gençten oluşan DoMaJe söylüyorgrup, ivan ashford, markel steele, cameron brown, tarık el sabir ve avery bargasse’den oluşuyor.

bu yayının fotoğrafı da dizinin çok sevdiğim ve bağlandığım dört genç karakterini gösteriyor.

***

hadi şimdi beş şahane yorumla

way down in the hole 

diyelim.

18
Mar

hareketli ve bir o kadar keyifli…

bir haftasonunun sonunda migren beni ele geçirdi. öyle kötü bir gece geçirdim ki işe gidemedim. hala başımın sol tarafı zonkluyor…

işin en kötü tarafı havada tek bir bulut yok ve evde çok fazla ışık var. perdeleri kapatınca nispeten daha karanlık olduğu için kendimi yatak odasına kapattım bugün; ışık gözlerimden girip kafamın içinde patlıyor çünkü…

şimdi kendime bir çay yaptım ve sesi hafifçe açarak sedef sebüktekin dinlemeye başladım.

bu kızı seviyorum…

bul beni

diyoruz.

fotoğrafın tamamı için üzerine tıklayın. bir yabani manolya tomurcuğu bu

14
Mar

bu bahar…

güzel yeşil erik yiyeceğiz kesin; etraftaki bütün erik ağaçları gelin gibi süzülüyorlar bugünlerde ve sanki bu yıl bahar ağır ağır tadını çıkara çıkara geliyor istanbul’a. ağaçların tomurcuklanan dallarına her gün keyifle bakıyorum ve heyecanlanıyorum…

şu sıralar çalıştığım kampüste sabah yürüyüşlerini yaptığım yoldaki bütün delice armut ağaçlarını aşıladılar. bir tür büyü hissi yaratıyor bende ağaçların aşılanması.

diğer yanda çam ağaçlarının alt dallarını budadılar; kalın dallar odunluk ayrılıp istifledi; ince dallar ve iğne yapraklar talaş haline getirildi… her sabah hafif bir çıra kokusu içinde yürüyorum ve saklı bir ateş hissediyorum zihnimde; tuhaf bir şey bu…

bu arada leylekler geldi; dün iş yerinde ofisime girdiğim anda üç leylek ön bahçeden uçup geçtiler. sadece üç kocaman leylek; rüya gibiydi…

***

bu akşam dönüş yolunda flaubert’in doğu seyahati kitabını okumaya devam ettim. önceleri okumalarına anouar brahem‘in melodileri eşlik ediyordu ama o kesmedi ve kendimi ümmü gülsüm‘ün melodilerine teslim ettim artık; böylelikle tamamen kitabın içine giriyorum ve sanki bambaşka bir evrene kaçıyorum. flaubert’in inanılmaz gözlem gücü ve her şeyi kayıt altına alması beni büyüledi. elbette dönemin dijital kayıtlardan bağımsızlığını düşündüğümüzde bu kaçınılmazdı değil mi?

yaşadığımız bu çağın en büyük sıkıntılarından birisi “her şey elimizin altında yanılsaması” sanırım; hayata üstünkörü bakıyoruz, gerçeklik duygumuzu yitirmiş durumdayız ve her şeyi unutuyoruz; içimize kolay kolay hiç bir şey işlemiyor; tüketimin her türü bizi tüketti diyerek buraya önce bir anouar brahem melodisi ve ardından bir ümmü gülsüm şarkısı bırakıyorum;

the astonishing eyes of rita

ve el noum yedaeb habiby

kitaptan biraz da tadımlık alıntı;

“... Hava sıcak – sağımızda, kıyı şeridindeki birkaç palmiyesi hala güçlükle de olsa görülen Nil’in kıyısından gelen bir hamsin çevrintisi ilerliyor; burgaç büyüyor ve üzerimize geliyor; bizi sarmadan hemen evvel, sağdaki alt tarafı bize hala uzakken, başlarımızın üzerine doğru bir çıkıntı yapan dikey dev bir bulut gibi. Kızıl kahverengi – ve soluk kırmızı- renkte, içindeyiz. Önümüze bir kervan çıkıyor, kefiyeye sarılı adamlar (kadınlar sımsıkı örtünmüş) develerin boynuna eğiliyor – çok yakınımızdan geçiyorlar, hiçbir şey demiyoruz birbirimize – bulutların içindeki hayaletler gibiler. Şiddetli bir hayranlık ve korku karışımı bir duyguya benzer bir şeyin omur kemiklerim boyunca aktığını hissediyorum… Kervan geçerken, develer yere basmıyor da bir gemi gibi göğüsleriyle ilerliyor, burgacın içinde bir şeyler onları taşıyor ve yerden epey yüksekteler, karınlarına kadar gömüldükleri bulutların içinde yürüyormuş gibi geldi bana…

8
Mar

benim en sevdiğim…

8 mart şarkısı geliyor şimdi.

burdur’dan, bizim memleketten elbette.

feryal öney ve kardeş türküler‘den dinliyoruz;

gülsüm

Gülsüm, a Gülsüm,
Sen buralardan gittiğinde
Davarları, koyunları, sığırları,
Sıpaları, tavukları, köpekleri kim gütsün?
İnek sağdırı, odun kıydırı, südün pişiri, kaymağı taşırı,
Ocakta yemek, öğlene pişcek, tarlaya gitcek
Anası, atası, danası, sıpası…
Atıyo tepesi, atıyo tepesi
Öffffff beeeeee!
Kınamızı soldurana
Gülümüzü kurutana

Ömrümüzü çürütene
Öfff be diyelim hele….

fotoğrafın kaynağın için şuradan lütfen…

5
Mar

epeydir düşündüğüm…

bir şeyi, irvin d. yalom tek bir cümleyle özetlemiş…

geçenlerde aniden karşıma bu cümle çıktığında, tam olarak budur diye düşündüm:

hatıralar aslında sandığımızdan daha kurgusal

geçmiş geride kaldıkça ve bizden uzaklaştıkça, onu birlikte yaşayan insanlar olarak, ona yüklediğimiz anlam, içerik ve duygu açısından tamamen farklılaşıyoruz ve o geçmiş aslında bizim kim olduğumuza, ne yaşadığımıza ve zihnimizde ne hapsettiğimize bağlı olarak değişiyor…

ve evet geçmişimiz bizim yarattığımız bir kurgu büyük ölçüde; mutlulukla, heyecanla, acıyla, hüzünle, hayal kırıklıklarıyla, yönlendirmelerle ve yaşlanmayla gelen hücre deformasyonlarıyla şekillenen bir kurgu. nerede gerçeklikten kopuyoruz kestirmek zor…

bunu farkettiğimden beri, geçmişi konuşurken, bu böyle olmuştu diye ısrar etmekten biraz çekiniyorum aslında.

bunları niye mi anlatıyorum?

bugün 5 mart! babamız gideli onyedi yıl oldu ve sanırım ben ona dair anılarımı kaybetmekten korkmaya başladım. geçmiş eskisinden çok daha silik. bu kaybı unutma sözcüğü karşılamıyor diye düşünüyorum; bu nedenle sözünü ettiğim şey unutmak değil.

bunu karşılayan başka bir sözcük var mı?

***

evet her yıl olduğu gibi bu akşam da birer kadeh rakı içip, klasik türk müziği dinleyeceğiz; babamızın ruhuna değsin diye ve bazı anları geri çağırmak için.

şimdi burada nesrin sipahi ve

yaz günleri en tatlı hayaller gibi geçti

ile başlıyoruz.

 

Yaz Günleri En Tatlı Hayaller Gibi Geçti
Rüyadaki Esrar Dolu Haller Gibi Geçti
Ruhumda Derin En Derin Hicrandır O Günler
Rüyadaki Esrar Dolu Haller Gibi Geçti

2
Mar

sabah kahvaltımı yapıp…

mutfağı toparlamaya başladığımda pencereden bir kumrunun sesi geldi. yavaşça yanaştım; tüyleri kabarmış halde öylece dönüp bana baktı. sonra dikkatlice geri çekildim ve telefonumu aldım. iyice yanaşarak fotoğrafını çektim. o ise hiç istifini bozmadı, hafifçe tedirgin beni gözünün ucuyla yokladı sadece…

evimizin yan tarafındaki boş arazide inşaat artıklarından oluşmuş minik beton tepeciğinin hakimi köpeğimiz de oradaydı her zaman olduğu gibi. o da kedileri asla sokmadığı ve ama kargalar ve martıları misafir etmekten her zaman hoşlandığı krallığının tadını çıkarıyordu.

ben de kendime minik bir kahve yapıp pencerenin kıyısında oturdum; uçan kuşları, deneme sürüşleri nedeniyle geçen marmaray’ı seyrettim. köpeğimiz krallığında oturmaya devam etti…

biraz evi toparladım ve sonra dışarı çıkarak bohemian rhapsody izlemek için caddebostan’a geldim.

şu anda elbette queen melodileri dinleyerek bunları yazıyorum.

filmi rami malek’e rağmen sevdim çünkü sonuç olarak freddie mercury ve elbette queen‘in tüm elemanlarının o inanılmaz yetenekleriyle bangır bangır çalan melodiler ve hikayeleri insanı içine alıyordu. çok yetenekli insanların karşısında elimden olmadan gözlerim dolar benim ve filmde de her şarkı performansında kendimi bıraktım ve ağladım…

böyle sınırları aşan, çemberin dışına çıkan, aykırı insanlar olmasa ne yapardık diye düşünürüm hep; bunun yükünü onlar sonuna kadar taşırken bize nefes aldırmaları da bu lanet hayatın oyunu elbette.

hayatı bir su damlası gibi düşünürsek bunun içinden kırılarak geçen ışık gibi bu insanlar; kırılırken gökkuşağına dönüşüyorlar…

evet burada susuyorum…

elbette queen

ve

bohemian rhapsody

dinliyoruz.

26
Feb

öğle tatilinde…

birazcık güneş görünce kendimi dışarıya attım. söğüdün yaprakları çıkmaya başlamıştı; bahar da kapının eşiğinde diye düşündüm ama güneş ısıtmıyordu. yanıma aldığım zencefilli çayın acısı da içimi ısıtmaya yetmedi.

okuduğum kitabın sözcükleri de ağırdı zaten. birazcık oturdum ofise geri döndüm…

ama bu serin güneş tuhaf bir şekilde kitabın melodisini çağırdı.

bir anouar brahem melodisi bu

ashen sky

diyoruz.

“… Yüz seksen ton uçucu külün gazete kağıdındaki ağırlığının insan tenindeki ağırlığından daha fazla olduğuna inananlar mı var yoksa …”

“… Dünyayla temas etmeyen, soğuk bir gökyüzü; bu yükseklikten gördüğü gökyüzüne bir ağacın dalı ya da bir evin çatısı uzanamazdı. Sonsuz gökyüzü Josefa’nın üzerinden geçip gidiyordu, ondan öncekilerin, ondan sonrakilerin de üzerinden geçtiği, geçeceği gibi. Gökyüzü oradaydı işte, hep orada olacaktı. Bunu düşününce birdenbire içini bir sıcaklık kapladı…

1 2 3 25
Skip to toolbar