dünyanın bir radyosu
radyo z
28
Apr

az önce her şeyi bıraktım…

ve bana gelen fincanı kaparak bahçeye çıktım. mine’den bana güzel sade bir kahve yapmasını istedim. güneşe oturdum, baharı kokladım, “her şeye rağmen” dedim “çok güzel insanlar var bu hayatta; yüzünü bir kez olsun gün yüzüyle görmesen de dokunabildiğin, sana dokunabilen şahane insanlar

sevgili nurşen bana nefis bir fincan göndermiş bugün.

ona buradan kocaman sarılıyorum ve çok sevdiğim farsça bir parçayı gönderiyorum.

eendo ve mohsen namjoo birlikte söylüyorlar

rooberoo ay nâ

 

 

sözler iranlı kadın şair tahereh ghoratolein‘e ait…

Ey sevgili! Olur da çehrene bir bakış atabilirsem ve yüz yüze gelebilirsek,
Gönlümde taşıdığım derdini anlatırım sana, nükte nükte, ince ince…
Ayrılığında kalbimin kanı, şu iki gözümden akıyor,
Dicle nehri, denizler, çeşmeler, dereler misâli…

Ey sevgili! Olur da çehrene bir bakış atabilirsem ve yüz yüze gelebilirsek,
Gönlümde taşıdığım derdini anlatırım sana, nükte nükte, ince ince…
Hüzün dolu gönlüm, aşkını can kumaşına dokumuş,
İplik iplik, sicim sicim, tel tel, aheste aheste…

O güzel yüzünü görebilmek ümidiyle sabâ rüzgarı misâli dolaşıp durmuşum,
Ev ev, kapı kapı, sokak sokak, mahalle mahalle…
O nazik dudaklarının çevresi…Yanaklarında misk-i anber kokan tüyler…
Gonca mı gonca, gül mü gül, lâle mi lâle kokular…

Ey sevgili! Olur da çehrene bir bakış atabilirsem ve yüz yüze gelebilirsek,
Gönlümde taşıdığım derdini anlatırım sana, nükte nükte, ince ince…
Ayrılığında kalbimin kanı, şu iki gözümden akıyor,
Dicle nehri, denizler, çeşmeler, dereler misâli…

Hüzün dolu gönlüm, aşkını can kumaşına dokumuş,
İplik iplik, sicim sicim, tel tel, aheste aheste…
Tâhire, kendi gönlünü dolaştı da senden başkasını bulamadı,

Sayfa sayfa, perde perde, kat kat…

Ey sevgili! Olur da çehrene bir bakış atabilirsem ve yüz yüze gelebilirsek,
Gönlümde taşıdığım derdini anlatırım sana, nükte nükte, ince ince…
Ayrılığında kalbimin kanı, şu iki gözümden akıyor.
Dicle nehri, denizler, çeşmeler, dereler misâli…

 

27
Apr

şu sıralar vizyonda olan…

bir müzik belgeseli var. 90’ların efsanevi rock grubu blue blues band‘in  ve iki inanılmaz müzisyenin, yavuz çetin ile kerim çaplı’nın hikayesi.

dün izledik… üzerine eve gelip bir şişe şarabı, internetten bulduğumuz kayıtlar eşliğinde hızlıca bitirdik… hem biraz hüzünlü hem de izlediğimiz şeyden dolayı keyifliydik sanırım. içinde olduğumuz hayattan çıkıp bir kaç saatliğine başka bir boyuta savrulmuştuk adeta…

aslında belgesel üzerine uzun uzun yazmak isterdim ama hiç enerjim yok buna şu an. buraya not düşmek istediğim sadece iki şey var…

ilki kerim çaplı’nın oğlunun içime taş gibi oturan ve hala düşündüğüm sözleri “… keşke onun hikayesi amerika’da bitseydi, orada kalsaydı…

diğeri de erkan oğur’un bir insanın anlaşılamaması üzerine söyledikleri; bir enerji yığını olarak varlığımız ve asla yok olmamak…

izleyin derim.

burada çalacağım parça ise

yavuz çetin‘le erkan oğur‘un birlikte çaldıkları

dünya

buna dair şurada belgeselden minik bir kuple var.

20
Apr

yine kara tren geçti…

ve bu sefer yüksel arslan‘ı aldı bizden. bu topraklar kıymetini bilemediği, içinden söküp attığı bir değerini daha kaybetti…

2009 yılında tezer’le santral’deki sergisine gitmiştik. 8 yıl geçmiş, yani tezer 12 yaşındaymış. yavaşça hayatında yeni bir döneme yani ergenliğe geçtiği o aşamada serginin onu çok sarstığını hatırlıyorum. ama en az onun kadar doğrusu beni de sarsmıştı.

farklı olanı, farklı düşüneni, farklı hissedeni kusar gibi kendinden öteye atan bu memleket insanının pek çoğu ne yazık ki onun varlığından bile habersiz. çok yazık…

***

bugün takılıp kaldığım bir melodi geliyor şimdi.

carronni kardeşler, las hermanas caronni hem çalıyor hem söylüyor

la mélodie des choses

 

19
Apr

evdeki çalışma masam…

mutfağın kapatılmış balkonunda yani diğer bir deyişle mutfağın köşesinde… bu akşam çalıştım yine ve ben çalışırken tezer hemen sağımda iki tavuğu parçalara ayırdı; yarın gireceği sınava hazırlık için. ben tavukların bir kısmını kurtarabilmek için marine edip buzdolabına kaldırdım. kalanları da sokağın dört bacaklı halklarına teslim edeceğiz…

ikimiz de biraz bunalmış durumdayız şu an.

şu aralar yine pek sesimi çıkaramıyorum burada. esir alınmış gibiyim adeta; hem zihnim hem bedenimle. her anlamda bir anlamsızlığın içinde debelenip duruyorum ve içimden pek bir şey söylemek, yazmak gelmiyor.

hayatımda bir kez daha zihnin esir alınması durumumda kendini olan bitene neredeyse tamamen teslim ettiğini, kendine ait sözcükleri yitirmeye başladığını tecrübe ediyorum; geriye senden bir şey bırakmadıkları gibi, kendini anlatma şansını da elinden alıyorlar.

bu durumun en özet hali kendi sesine bile yabancı olma hali her halde…

buna bir şekilde direnmeliyim bir yolunu bulup…

***

tezer işini bitirdi… ben de…

şu an rare bird‘den

sympathy

dönüp duruyor.

hem kulağımda hem içimde…

 

 

14
Apr

bittim…

ama raporlar da bitti…

hafta sonu çalışılacak işler paketlendi…

öğleden sonra atıştırması olarak çilekli yoğurt yendi…

kafam hala çimden dolayı dumanlı…

aklım tamamen pazar’a odaklanmış durumda…

bütün cadıları efsunlarıyla beraber bizimle olmaya çağırıyorum…

şimdi, günü ilk yarısının bitişi şerefine kulaklığı taktım ve sesi açtım…

bonga çalmaya başladı.

mona ki ngi xica

diyoruz.

siz de sesi açın derim.

14
Apr

bahçıvan penceremin açıldığı…

bahçenin çimlerini kesiyor son 1,5 saattir. kafamdaki bütün boşluklarda polenlerin dansını hissedebiliyorum, başımda sert bir ağrı başladı ve burnumu kocaman hissediyorum. boğazımı ise hiç sormayın, tüyden binlerce tırpan ağır ağır geziyor sanki; dağılmış haldeyim…

ve çalışıyorum…

ve elbette müzik dinliyorum…

az önce halo çalmaya başladı ve bunu çalmalıyım dedim. çalışmaya ara verdim, bir kahve daha aldım ve size bunları yazıyorum.

halo aslında bir beyonce şarkısı ama sanırım ben en çok ane brun yorumunu seviyorum.

evet

halo

diyoruz.

fotoğraf masamdaki sabah ışığının oyunu…

13
Apr

şunu “nefes” niyetine…

buraya bırakayım ve çalışmaya devam edeyim.

neşet ertaş‘ı dinliyoruz,

şu garip halimden.

12
Apr

bu sabah bahçede…

kahvaltı sezonumu açtım… okuyarak, kuşları dinleyerek yavaş yavaş kahvaltımı yaptım. ofise geldiğimde elif temizliğe başlamak üzereydi, etrafı toparlayarak temizliğe yardım ettim ve onunla sohbet ettik. çocuklardan konuştuk… insanların sürekli daha fazlasına sahip olmaya çalışarak daha mutsuz olduğuna karar verdik, ‘eşyaya değil gezmeye yatırmak lazım parayı’ noktasına geldik… safranbolu’daki köyünün bir hes projesiyle mahvedildiğini anlattı ve annesinin bozulan bahçesini yeniden kurma hayalini… sonra nasıl oldu bilmiyorum, konu genç olmaya, genç hissetmeye geldi. “genç görünüyorsunuz, gözlerinizin içi gülüyor ona borçlusunuz bence gençliğinizi” dedi ve insanlardan uzak olup kendi dünyamda daha iyi olduğumu hissettiğini ve ona iyi geldiğimi söyledi 😉

beni yüzümde bir gülümsemeyle ofiste bıraktı…

şimdi çalışmaya başlamadan önce, bu gülümsemeye çalıyorum.

sarah jaffe söylüyor

clementine

fotoğraftaki arkadaş mı? elbette kahvaltı arkadaşım 😉

 

1 2 3 13
Skip to toolbar