dünyanın bir radyosu
radyo z
31
Jan

iki gündür hava…

bahara döndü. öğleyin bahçede, söğüt ağacının altında bizim sevgi manyağı, sincap kuyruklu sarmanımızla, ursula okudum. bir ara okuduğum şeylere şaşıp kendi kendime “çok acayip” diye mırıldandım; içimden geçen, hayatın ne kadar acayip olduğuydu. sarman, bacaklarıma yasladığı kafasını çevirip bana sessizce baktı ve “bence de”  dedi…

sonra durdum, yüzeyinde ışıkların pırıl pırıl parladığı denize baktım ve sevgili nurşen’e okumalarına eşlik etsin diye bir liste yapmaya karar verdim; doğum günü hediyesi niyetine elbette.

ama listenin içinden bir parçayı söküp buraya ekleyeceğim…

bir eleni karaindrou melodisi geliyor şimdi

geçen yıllar için.

dust of time

diyoruz.

ve listemiz leylak kokusu için şuradan buyurun lütfen.

resim:  women arranging flowers, albert chevallier tayler

 

 

24
Jan

bir gün onsuz bir sabaha…

The westernmost island of the West Reach, and of the whole of

Earthsea; inhabited solely by Dragons.

Few humans have ever visited it. Known for the saying

“As long ago as forever and as far away as Selidor”

 

 

uyanacağımı biliyordum ve o sabahın gelmesinden nasıl korkuyordum anlatamam. elbette bu ölümlü dünyada, bizim kocakarı ursula‘mızın kazık çakacağı yoktu ve selidor‘a, o en uzak sahil’e gidecekti. ama sanki onun bu son seferi, o mümkün olan başka dünyaların kapılarını da tek tek kapatıyor gibi hissediyorum şu an…

ve biliyorum bu hissim ona ihanet gibi ama geçecek; onun bize öğrettiği o başka dünyalara, rüyalara, ejderhalara, büyücüler ve cadılara olan inancımız hep bizimle kalacak…

***

zamanında ursula le guin  ve todd barton, hep yuvaya dönmek kitabının halkı keşler için bir kaset çıkarmışlar.

keşler, insanlığın kendi yıkımına neden olmasının sonrasında kuzey kaliforniya’da, na vadisinde yaşayan barışçı bir halk; bugüne benzemeyen bir dünyada ve binlerce yıl sonrasına ait bir gelecekte yaşıyorlar. onlar zamanı çizgisel değil, mevsimlik danslarla belirlenen döngüsel bir seyirle yaşıyorlar. dünyanın geri kalanında neler olup bittiğiyle pek ilgilenmedikleri gibi, başlangıç ve sonuçlarla da ilgilenmiyorlar…

henüz ursula’nın kokusu buralardayken ve kara tren gitmeden başka hayatlara açılan kapıları tutmanız için ve ursula’nın ruhuna değsin diye keş melodileri dinleyelim şimdi;

önce ursula‘nın sesinden twilight song

ve ardından heron dance ve river song

geliyor.

 

 

 

 

22
Jan

hala ofisteyim…

bitirmem gereken işi bitirdim.

çıkmadan önce bugün kara trene binen enver ercan‘dan bir şiir okuyalım…

 

kentin kalabalığına karışıp yürü

kimse korkmasın bakışlarından

üstün başın boydan boya gökyüzü

çocukların ellerine bulaşsın dursun

nasıl olsa

hala güzel masallara inanıyorsun.

***

sonra da bütün gün döndürüp durduğum villagers şarkısını dinleyelim

memoir

diyorum.

 

18
Jan

ingiltere’de…

dokuz milyon kişinin aşırı yalnızlık çektiği ve 200 bin civarında yaşlı insanın bazen aylarca kimseyle konuşmadığı raporu üzerine bir yalnızlıklar bakanı atandı; zamanın ruhu yeni meslekler ve pozisyonlar yaratıyor!

dün bu haberi dinlediğimden beri, içinde yaşadığımız hayatın acayipliğini düşünüyorum sürekli. bir tarafta hakikaten kimseyle gerçek bir temasının olmadığı reel bir yalnızlık diğer yanda inanılmaz bir kalabalığın ortasında ve uğultusunda yaşanan yalnızlık; ilkinin ağırlığı tartışılmaz elbette… hiç kimseyle konuşmadan, sadece kendi iç sesiniz ve gerçekliğiniz ile günler geçirdiğinizi hayal edin; her halde insan bir süre sonra kendine de yabancılaşır ve duymaz olur.

bu habere elbette,

I am so lonesome I will cry çalacağım

hem de iki inanılmaz sesten dinliyoruz:

johnny cash‘e nick cave eşlik ediyor.

 

 

17
Jan

dün sabah serviste…

kara trenin bir yolcusu daha olduğunu öğrendiğimde gözlerim doldu. yıllardır sabahları güne başlamayı en sevdiğim şarkılardan birisi olan wake up and the smell coffee‘yi söyleyen the cranberries solisti dolores o’riordan‘ı da kaybetmiştik…

daha önce de yazmıştım yine yazıyorum beni ben yapan herkes tek tek gidiyor.

hadi şimdi en sevdiğim the cranberries şarkılarından birini dinleyelim…

elbette dolores o’riordan‘ın ruhune deysin diye.

linger

diyoruz.

 

11
Jan

her ankara yolculuğu öncesi…

gençliğime gidiyorum derdim. bir süredir sadece bir iç anadolu şehrine gidiyor gibi hissediyorum. her şey çok geride kaldı!

sanırım bu hissin nedeni şehrin o eski şehir olmaması falan değil; ben artık eski ben değilim…

evet ankara’dayım ve yukarıdaki fotoğraf bugün gördüğüm en güzel şeydi; paylaşmadan edemiyorum. bir tuvalet işareti elbette 😉

***

şu an esenboğa’da dönüş uçağını bekliyorum; kendime kahve değil bol buzlu bir mandalina suyu ısmarladım çünkü içim yanıyor ve genellikle yaptığım gibi bu şehirde yaşarken dinlediğim melodileri dinliyorum.

şimdi onlardan birini dinliyoruz

elbette styx

ve elbette boat on the river.

 

….

Oh the river is wide
River it touches my life like the waves on the sand
All roads lead to tranquillity base
Where the frown on my face disappears
Take me down to my boat on the river
And i won’t cry out anymore

Oh the river is deep
River it touches my life like the waves on the sand
All roads lead to tranquillity base
Where the frown on my face disappears
Take me down to my boat on the river
I need to go down, with you let me go down
Take me back to my boat on the river
And i won’t cry out anymore
I won’t cry out anymore
I won’t cry out anymore

 

 

10
Jan

iki gündür ağır bir…

grilik hakim havaya; yağışsız, koyu bir grilik… bu sabah da öyleydi. enstitü’ye yürürken yağmur diledim…

ofise geldim. kendime küçük bir kahvaltı tabağı hazırladım, mutfaktan aldığım çayı sevmediğim için kahve yaptım. bunlarla uğraşırken odadaki ışık aniden değişti.

cama döndüm ve ‘dünyayı tozpembe buldum’ bir anda…

gülümsedim…

ve elbette fotoğrafını çektim…

bu tozpembe hal sağanak bir yağmur gibi geldi ve sadece iki üç dakika sürdü sanırım.

***

bütün bunlar olurken, schubert‘in  auf dem wasser zu singen melodisi dönüp duruyordu kulağımda. aslında  farklı bir yorumunu dinliyordum ama burada;

bariton dietrich fischer dieskau‘ya piyanoda gerald moore‘un eşlik ettiği yorumu çalacağım.

 

Yansıyan dalgaların parıltısı ortasında
Süzülüyor, kuğu gibi, sallanan kayık:
Ah, parıldayan dalgaların neşesi üzerinde
Ruh kayık gibi kayar orada;
Sonra gökten dalgaların üstüne inen
Akşam kızıllığı dans eder kayığın etrafında.

Batıdaki koruların tepeleri üzerinde
Dostça selamlar kızılımsı ışıltı bizi;
Doğudaki koruların dalları altında
Sazlıklar fısıldar kızıl ışıkta;
Göğün sevinci ve koruların sakinliği
Ruha nefes aldırır akşam kızıllığında.

Ah, kaçıyor benden çiğden kanatlarla,
Sallanan dalgalarla zaman;
Yarın parıltılı kanatlarla kaçacak
Yine dün ve bugün olduğu gibi zaman,
Daha yüce kanatlar üstünde ben
Kendim kaçana dek değişen zamandan.

çevirinin kaynağı için şuradan buyurun lütfen…

5
Jan

ikibinonsekize…

hasta başladım; midem dağıldı…  bir süredir belki biraz hoyrat davranıyordum mideme ama asıl neden başka… ayrıntısına burada gerek yok. biraz daha iyiyim şimdi; daha da iyi olacağım. kendime verdiğim sözlerden birisi bu. her yeni gelen yıla yeni sözler vermek, yeni hedefler koymak; bir tür ayar çekiyoruz sanki kendimize  bunlarla değil mi?

neyse asıl niyetim ilk kez bu sabah dinleyip çok sevdiğim bir şarkıyı çalmak.

bütün gün çalışırken arkada döndürüp durduğum bu parça;

bertrand belin‘den

le mot juste

fotoğraf dünden…

Skip to toolbar