dünyanın bir radyosu
radyo z
20
Sep

bu gece saat üç gibi…

kalktım; öncesinde neredeyse iki saat yatakta dönüp durmuştum çünkü.

dolabı açıp soğuk soğuk sular içtim, pencereden karanlık geceye baktım. hiç ama hiç uykum yoktu…

salonda açık bıraktığım ütü masasını düşündüm ve ütü yapmaya karar verdim. yaklaşık 1,5 saat billie holiday dinleyerek ütü yaptım; sanırım düşünüyordum da, pek çok şeyi… şimdi geriye geceden kalan hiç bir düşüncenin izi yok…

ütü bitti, nemli kalmış çamaşırları sağa sola dağıtıp, salona hafifçe çamaşırhane havası verip, biraz daha yatmaya karar verdim.

yine uykuyla uyanıklık arasında bir saat yatakta dönüp durdum. ‘uyku tutmama’ deyimini düşündüm… uyku tutmama halini düşündüm ve uykuya tutunamama halini; tutunup her şeyi bırakmayı veya kendini güvende hissetmeyi

***

şimdi deli bir yorgunluk sardı ve billie holiday‘e geri döndüm. bu nedenle,

body and soul

diyoruz.

 

13
Sep

hep bir uğultu var…

artık öyle derin bir sessizliği yaşamak mümkün değil…

şu sıralar yine uykum düzensiz; gecenin bir yarısı tamamen uyanıyorum ve yatakta dönmeye başlıyorum.

dün gece, yine tavana, öylece bakarken dışarıdan gelen  klima uğultularına takıldım, ardından sahil yolundan geçen araçların asfalttaki teker ve motor seslerine…

sonra odanın zifiri karanlık olmasını istedim ama dışarıdan hafif bir ışık beyaz perdeden içeriye yansıyordu…

artık zifiri karanlıkta yavaşça gözlerin karanlığa alışması hissini kaybettik!

hatırlar mısınız? hiç bir şey görmüyorken yavaş yavaş çevrenizi saran şeylerin etrafınızda belirmesini ve  kalp atışlarınızı bile duyabileceğiniz derin bir sessizliği.

en son ne zamandı?

***

şimdi de ofiste havalandırmanın sesine takıldım. kafamda büyüyüp duruyor; içimdeki diğer seslerle birlikte korkunç bir uğultu bu…

ama diyorum bir yandan bu gürültülü uğultunun içinde nasıl da ağır bir sessizlik var ve her yerimizi ışıklar sarmışken ve koyu karanlığa ihtiyacımız varken; nasıl da bir kör karanlığın içindeyiz…

***

kulaklığı takmalı ve humanwine‘dan

rivolta silenziosa

dinlemeli.

8
Sep

son iki gündür…

burada çok bunaldım… az önce nefes bile alamadığımı hissederek bahçeye çıkmaya karar vermiştim ki bizim yemekhanede çalışan ayşe hanım bana şeftali soymuş getirdi.

“hocam çok güzel şaftali, bi dinlenin” dedi.

bazı insanlar “nefes” demek.

bunu buraya yazmasam olmazdı.

***

sizi bilmiyorum ama benim biraz enerjiye ihtiyacım var…

şimdi çıkmadan hemen önce kulaklığı takacağım ve sesi açacağım.

siz de öyle yapın.

oceanvs orientalis‘den dinliyoruz

tarlabaşı

 

 

4
Sep

bir uzun tatil daha bitti…

ve şükürler olsun bayramın son günü diyorum ben; sevmiyorum bayramları en çok da bu bayramı…

hem kurban fikrinin beni rahatsız etmesinden hem de bu devirde kurban anlayışının ve kan akıtma merakının böylesine derinleşerek devam etmesinden.

***

mutfağın ucundaki çalışma masamdayım. günlerden sonra buraya tekrar oturup çalışmaya başladım, annemin yaptığı ekmeğin kokusu mutfağı sardı ve şu sıralar karbonhidratı kesmeye çalışırken bu bir tür eziyet gibi…

***

buraya pek gelemiyorum… bir kaç nedeni var aslında… insan çok fazla çalışırsa, zihni “bulanıyor”… az ve yavaş okuyorum… dinlediğim müzikler bile sıradanlaştı sanki… böylesi bir bulanıklıkta iki çift lafı bir araya getirmek için “bahane” bulamıyorum…

***

güzel olan şey yazın bitmesi… son yıllarda güzü heyecanla bekler oldum ve bu yıl ağırlaşan menapozun etkileriyle yaz daha da bunalttı beni… her ter basması bir yürek sıkışması demek; yoruldum bundan…

***

tom waits dinliyorum şu an özlemişim; hem de çok…

evet tom waits

blind love 

desin ve ben kaçayım…

25
Aug

bu fotoğrafı…

bana ilettiğinde, aklıma tek bir şarkı geldi demet…

ada’da, sabahın erken saatlerinde, balkonda denize doğru bakarken, içeriden usulca bu şarkının çaldığını düşündüm; hafif bir rüzgar, perdeleri hafifçe havalandırırken ve martılar henüz çığlıklar atmaya başlamadan önce…

belki de ada’dan değil bu pencere… bilmiyorum ama bugün sana nice yaşlara demek için gelsin…

caetano veloso elbette

cucurrucucu paloma

diyoruz.

 

17
Aug

sabahleyin tweeter’da…

rastladığım bir fotoğraf beni büyüledi…

böyle bir şeyi şimdiye kadar nasıl atladım anlamadım.

sözünü ettiğim şey “crown shyness” denen bir doğa olayı. bazı ağaç türlerinde göğe doğru uzanan üst dallar birbirine değmeyip fotoğraftaki gibi bir görüntü oluşturuyorlarmış. neden böyle olduğuna ilişkin bazı varsayımlar var ama okuduğum pek çok yazıda, nedeninin tam olarak bilinmediği yazıyor…

bilirsiniz bazı durumlar, bazı fotoğraflar bazı melodileri çağırır; neye uğradığınızı anlamadan içinizde o melodi çalmaya başlar; size de oluyor mu bilmiyorum 🙂

neyse ben de bu fotoğrafları görünce, kendimi bir ormanın kuytusunda uzanmış böyle ağaçlara bakarken hayal ettim… şu sıralar her şey o kadar üzerime üzerime geliyor ki, bunu yapabilmek şahane olurdu ve tam o esnada içimde,  bir ben howard melodisi gümbür gümbür çalardı…

evet

keep your head up

diyoruz.

 

 

16
Aug

yine mutfağa açılan kapalı…

balkondaki çalışma masamdayım. tezer yan tarafımda pizza hamuru yapıyor ve ben şu anda onun bana yaptığı nefis sert kahveyi ağır ağır yudumluyorum…

kulağımda kerem sevinç parçaları dönüp duruyor ve senin pencerendeki tül hafifçe havalanıyor rabia…

evet kerem sevinç senin için

esir

diyor…

15
Aug

yemek sonrası mutfağı toparladım ve…

bir kahve yapıp masaya çalışmak için oturdum…

öylece ekrana baktım, bir kaç mesaj okudum ve kahvemi içtim. sonra, ben en iyisi bir banyo yapayım diyerek kalktım…

şimdi yine oturdum ama içimden hiç çalışmak gelmiyor. kargayla bakışıp duruyoruz…

bu arada nereden aklıma geldi bilmiyorum ama uzun bir aradan sonra bir zamanların çok sevilen parçalarından oluşan listeleri dinlemeye başladım; şu ‘oldies but goldies‘ denen türden şarkıları…

en iyisi size bir parça çalıp, çalışmaktan vazgeçeyim ve içeriye gidip game of thrones izleyeyim.

santa esmeralda

you are my everything

diyor.

Skip to toolbar