dünyanın bir radyosu
radyo z
8
Jun

kendimi eve zor attım bugün…

yorgun bir halde; son iki gündür eve saat on civarı dönmüş ve bunalmıştım…

eve dönüş yolunda serviste, uyku ile uyanıklık arasında puslu göğe ve denize baktım durdum. kulağımda fransızca rock ezgileri yankılandı; şu sıralar noir desir kafamdaki uğultuyu bastırıyor…

 

dönüşte migros’a uğradım, sepete bir şarap attım, buna ihtiyacım vardı;  iki kabak, ada’ya yeni çıkan bir atıştırmalık, bulaşık deterjanıyla alışverişi tamamladım. evdeki yeşilliklerin değerlendirilmesi için mücver yapmaya karar vermiştim.

migros ve ev arasındaki yolda, mahallenin yeni sakinleri olan minik kedilerin fotoğraflarını çektim ve yayınladım…

eve geldim, ada’mızın anlatacağı bir sürü yeni şey vardı. o coşku ve heyecanla onları anlattı, ben mücveri yaptım. bir taraftan kulağım FBI’ın işine son verilen direktörünün dünyaya gerçek zamanlı yayınlanan ifadesindeydi…

yemeği yedik, ada ortadan kayboldu. tezer’in zaten epeydir eve giriş çıkış saatleriyle ilgilenmiyoruz ve ne yaptığıyla. hayat hızla akıyor ve bebeler yetişkin olma yolunda hızla ilerliyor. peki biz, hızla gittiğimiz yer neresi? bunu geçelim…

bir noktada, haberleri kapattım ve spotify’da bob dylan‘ı döndürmeye başladım…pencerenin önünde çiçekler puslu göğe ve gelmek üzere olan yağmura inat pırıl pırıl parlıyorlar; martılar ve kargalar uçuyorlardı ve şarap yavaş yavaş dibini buluyordu… işin bunalımları, yaklaşan gezinin heyecanı, yapılması gerekenler, çocuklar, memleket derken her şeye rağmen kendimizi, keyifli bir sohbetin içinde bulduk.

bob dylan bize eşlik etmeye devam etti…

 

ardından ali bir şişe daha şarap almaya çıktı… ben mutfağı toparladım, ağır ağır bulaşıkları yıkadım, suyun tadını çıkardım… akşam saatlerinde, mutfakta bir süreliğine, kendimle baş başa kalıp, “sakinleşmek ve normale dönmek” rutinim. kendimi sağalttığım zamanlar bunlar; günün bütün yükü en iyi böyle geçiyor…

mutfak toparlandığında, yağmur hala yağmaya başlamamıştı ve  bob  dylan, leonard cohen‘e dönmüştü…

***

şu anda gök gürlemeye başladı ve beklediğimiz yağmur geldi.. bir kadeh şarap daha alıp içeriye geçeceğim ve kendimi house of cards‘ın evrenine bırakacağım…

iyi geceler size.

(şarkılarımız sırasıyla one trip one noise, things have changed ve you want it darker)

5
Jun

bu bahar bir süsen kurutmuştum…

az önce onu buldum…

buraya da koymazsam olmazdı, bir ilhan berk şiiri ile birlikte tabii…

***

Şiir yalnızlıklarla (bir kıyıda çiçeğe durmuş süsenler, danaburunları, yıkıntılar, kapalı odalar, akşamüstleri, eski fotoğraflar, bırakılmış evler, balkonlar, büyük küçük sular, çan kulesiz kiliseler, iç avlular, kuş ölüleri, çakıllar, ıssız kıyılarla) büyür.
Şiirin Gizli Tarihi IX

***

melodimiz florestan trio yorumuyla, felix mendelssohn‘dan olsun

molto allegro agitato

diyoruz.

 

3
Jun

artık uzun sessizliklerim…

oluyor burada, nedenlerine girmek istemiyorum… şimdi bir “an” durup, benim dışımda akan zamana bir dur deyip, nefes almaya ve hayata bir kaç not düşmeye ihtiyacım var… hadi şu andan başlayıp geriye doğru gidelim…

bu sabah, bol rüyalı huzursuz bir gecenin ardından, erkenden uyandım… akşam bizim ada’nın gösterisi var; heyecanı inanılmaz… onu okuluna bıraktım ve kendimi çalışabileceğim bir yere attım. aslında araya bir film de eklerdim diye düşünüyorum ama gitmeyi planladığım film çok uzun; sanırım çalışmayı tercih edeceğim…

***

geçenlerde bir akşam eve dönerken eski tren istasyonundaki incir ağacını kesilmiş buldum. daha o sabah yanından geçerken o inanılmaz berbat taş, toprak yığının arasında rengi ve yapraklarıyla çok güzel olduğunu düşünmüştüm ki tamamı görünmüyordu bile. bir anda neye uğradığımı şaşırdım ve gözlerimden yaşlar boşandı. kedilerin sığınağı gibiydi, geçen yıl blues ve kardeşleri onun gölgesinde büyümüşlerdi. bugünlerde ise nefis bir tekire ev sahipliği yapıyordu daha çok; geçen gün burada resmini yayınladığım tekir ve incir ağacı..

yerinde kalan boşlukta bir incir kalmıştı. keserlerken düşmüştü her halde, hemen aldım. becerebilecek miyim bilmiyorum ama tohumlarını ektim. kimbilir belki minik incir fidanları yetiştirebilirim ve yeni tren istasyonun bir kenarına bir fidan bırakabilirim.

hala sabahları geçerken yoğun bir incir ağacı kokusu alıyorum; önce hayalini kurduğum için diye düşünmüştüm ama sanırım diplerine düşen incirlerden ve dallardan geliyor bu koku 😉

ardından dün akşam hemen onun yan taraflarında olan iki çınar ağacının da inşaat nedeniyle tehlikede olduğunu öğrendim. burada doğum günümden bir gün önce o çınar ağaçlarının, henüz yeşermemiş dallarının ardından görünün masmavi göğün fotoğrafını yayınlamıştım. inşaatı bekleyen bekçiyi yakalayıp, “yoksa bu ağaçlarda mı kesiliyor?” diye sordum. bekçi ve inşaatta çalışan genç bir işçi oğlan üzgün gözlerle ölçüm yapıldığını kurtarmaya çalıştıklarını söylediler. tren istasyonuna gitmeye korkuyorum şu an…

***

john berger’ın ‘bir zamanlar europa’da’ adlı kitabını  bitirdim. bu bir üçlemenin ilk kitabıydı ve nefesim kesilerek okudum. nasıl güzel öyküler anlatamam. aslında uzun uzun anlatmak istiyorum ama küçücük bir alıntıyla her şeyi anlatmaya çalışacağım:

“… Bu yıl üzerinden deri ceketini çıkarmamaya karar vermişti. Üşütüp hastalansa inekleri sağacak kimse yoktu. Yalnızlığın çok garip ayrıntıları vardı…”

bu yalınlıkla ve derinlikte öyküler, okumadıysanız mutlaka bir kenara not edin derim.

ve tuhaf bir şekilde güvercinler gittiğinde‘de tanıdığım katalan güzeli natalia ile  bir zamanlar europa adlı öykünün kahramanı odile‘nin neredeyse aynı ruha sahip olduklarını hissettim…

natalia;

“… Onun öylesine aşık bir halde geçirdiği o gece gibi bir gece geçirmeyi çok isterdim dedim, ama benim çalışma odalarını temizleme, toz alma ve çocuklara bakma işim vardı ve dünyanın bütün o güzel şeyleri, rüzgar, canlı sarmaşıklar, havayı delen serviler, bir bahçenin bir yandan öbür yana giden yaprakları benim için yaratılmamışlardı. Benim için her şey bitmişti, tek beklentim üzüntü ve dertti…” derken,

odile;

“... Aldığımız erkeği yargılamak bize acı gelir, çünkü o bizimdir, şimdiden oğlumuz gibidir. Onun olduğu yerde olan, oradan gelen bir bedeni nasıl yargılayabilirsin? … Gerekiyorsa, zorunlu kalmışsak, bir tavşan gibi kulağımızdan tutup havaya kaldırmışlarsa bizi, o zaman yargılar ve acısını çekeriz, içimizde, yıldızların parladığı gökyüzüne yapılan saldırının. Erkekler, zavallı erkekler, daha kolay yargılar…

diyordu.

***

ve son bir not olarak son dönemde izlediğim ve izlerken ekranın karşısında dağıldığım anlar yaşadığım bir diziyi anmak istiyorum: unforgotten.

bir ingiliz suç dizi unforgotten. ritmi ve aksiyonu bir yana duygusu da bir o kadar ağır olan bir dizi bu. ingiliz yapımı polisiyeleri bu yüzden seviyorum sanırım. bazı dizi karakterlerine bağlanıyorum elimde olmadan; nicola walker’ın oynadığı DCI cassie walker‘a da bağlandım.

yıllar öncesinde işlenmiş ve neredeyse işleyenler tarafından bile unutulmuş bir suçun, cinayetin peşine düşen bu kadının yansıttığı inatçılıktı bağlandığım şey sanırım ve yüzündeki her çizgiyle duygusunu yansıtması ve geçmiş denen ve unutulduğu sanılan şeyin aslında, hiç de sanıldığı kadar derinlerde değil, yüzeye çok yakın bir yerde, derimizin hem altında  durduğunu hissettirdiği için…

bunu da bir kenara not edin derim…

aslında birde broadchurch var. bu da başka bir ingiliz polisiyesi. meraklısı için bu keyifli olabilir…

***

bir hafta sonra, bir hayalimizi gerçekleştireceğimiz bir geziye çıkıyoruz: rotamız ispanya ve ağırlıklı olarak endülüs bölgesi. yavaş yavaş heyacanı sarmaya başladı…

***

bu kadar yeter…

sabah evden çıktığımda, servis ilerlerken gözlerimi denizden ayıramadığımda, yürürken, çalışırken, şu an bu satırları yazarken, döndüre döndüre çaldığım ve içimden mırıldandığım, özetle şu sıralar ciddi ciddi sardırdığım bir şarkı geliyor şimdi…

4 nonblondes

what’s up?

diyor.

kulaklığı takın ve sesi açın derim.

 

 

And so I cry sometimes when I’m lying in bed
Just to get it all out, what’s in my head
And I, I am feeling a little peculiar
And so I wake in the morning and I step
Outside and I take deep breath
And I get real high
And I scream from the top of my lungs
What’s goin’ on?

ve bazen yatağımda uzanırken ağlarım
sırf içimi dökmek için, aklımdakini atmak için
ve ben, biraz tuhaf hissediyorum
ve sabah uyanıp, dışarı adım attığımda
ve derin nefes aldığımda
ve içim coştuğunda
avazımın çıktığı kadar bağırırım
neler oluyor?

26
May

başımı işten kaldırdım…

sabahtan beri odaya yayılan iğde çiçeklerinin kokusunu içime çektim. kendimi bir kaç dakikalığına bahçeye atmalıyım diye düşündüm; öğle tatili bile yapamadım çünkü…

ama önce bir mehmet güreli şarkısı dinleyelim

kimse bilmez 

diyoruz.

24
May

öğle saatlerinde gözlerimde…

hissettiğim ağırlık son bir saattir gittikçe daha fazla kendini hissettiren bir baş ağrısına döndü.

az önce hızla ofisten çıkıp kendimi bahçeye attım, mine’den bana sade bir kahve yapmasını istedim ve kahvemle ağaçların gölgesine sığındım… ağır ağır kahvemi içtim… öğleyin okuduğum öyküyü düşündüm; aslında daha çok ilk cümlesini:

Eğer her olaya bir bir ad verilebilseydi, hikayelere gerek kalmazdı…”

bir john berger öyküsü bu, adı kozmonotlar zamanı

şimdi neyin zamanı peki?

ilk aklıma gelenler, ‘zalimlerin zamanı‘, ‘pespayeliğin zamanı

nerede mi? burada, tam olarak bulunduğumuz yerde, her yeri saran bir zalimlik ve pespayelik var… (16.40)

***

bu notu düşüp işten çıktım… sonrası malum, eve gelirken yolda biraz okudum, biraz denize baktım, biraz gözlerimi kapattım… sonra ufak bir alışveriş, akşam yemeği hazırlığı, ki bugün hızlıca kıymalı makarna ve semizotu salatasıyla atlatıldı. sonra mutfağı toparladım, ada’yla kucak kucağa günü nasıl geçirdiğimizi konuştuk, ellerimizi çırparak oyun oynadık, bir kaç selfie çektik ve fakat beğenmedik; onun hayata karşı yaşadığı heyecan bir süreliğine bir tül gibi beni sardı…

sonrası bir banyo ve serin bir kadeh beyaz şarapla tekrar masaya çöküşüm…

çehov’un “bizi çalışmak kurtarır” sözleri döndü durdu zihnimde; hangi bağlamda söylediğini merak ettim bunu. üniversite yıllarımda karşımda duran mantar panoda vardı bu sözler… nedense hangi bağlamda, nerede söylediğini bilmiyorum; belki de biliyordum unuttum ama şimdi bir öykünün içinde olmasını diledim…

çalışırken billie hafif hafif kulağıma söyledi, akşam vakitlerinde çalışırken onunla olmayı seviyorum. arkamdan bana hafifçe sarılıyor; onun varlığı, hayata karşı bir direnme, bir varoluş biçimi ve bir tarafta da hayatın içinde öylece kaybolma ve erime hissi…

az önce şarabımdan kocaman bir yudum aldım… burayı açtım ve yazmaya başladım çünkü şu aşağıdaki notu düşmem gerekiyordu:

“… Yıllar önce uzaya giden ilk insan , Gagarin adlı rus, dünyanın çevresindeki dönerken, Peniel’de çeşitli yerlere dağılmış yirmi şalenin her biri her yaz sığırlar, kadınlar ve erkeklerle dolu olurdu. Öyle çok sığır vardı ki otlaklar ancak yetiyordu. Gece üçte kalkıp sütü sağa ve gün ışır ışımaz inekleri otlaklara çıkarırdınız. Saat onda güneş bir az yükselmeye başlarken hayvanları içeri alır, bundan sonra peynirinizi yapardınız. Öğleden biçtiğiniz otları ahıra götürürdünüz. Öğlen yemeğinden sonra siesta yapılırdı. Saat dörtte yine süt sağardınız ve ancak o zaman onları ikinci kez otlağa çıkarırdınız. Ağaçların tek tek görünmez olup yalnızca ormanın seçilebildiği vakte kadar dışarıda sığırların başında dururdunuz. İnekleri ahıra geri getirirdiniz, samanların üzerine uzanmalarını beklerdiniz.Ondan sonra gökyüzüne bir tül gibi kaplayan samanyolunun ve Gagarin’in dönen sputniğinin nerede olduğunu kestirmek için gökyüzüne bakardınız…

durup gökyüzüne bakmak istiyorum; ama dönüp duran uydular ve çöplüğe dönen uzay için değil, kayan bir yıldızı yakalamak için… o kadar…

akşam şarkımız billie holiday‘den gelsin,

blue moon

diyoruz. (23.03)

23
May

bu melodiyle durağa…

doğru yürürken incir ağacının kuytusunda bu güzel tekirle karşılaşmıştık geçen hafta; yastığın üzerinde, uyku mahmuru ve benden tedirgin olmuş halde öylece bakmıştı…

***

evet bir philip glass melodisini sabah mahmurları için dinleyelim…

morning passages

diyoruz.

 

 

 

 

16
May

bir uzun sessizlik daha…

zaman benim açımdan epeydir yönetilir bir şey olmaktan çıktı; kontrolsüz ve freni patlamış bir şekilde ilerliyor…

bu akşam, nispeten sakin bir akşam geçirdim. yemek yapmadım; bir akşam yemeği daha yemek sepeti maharetiyle atlatıldı. sonrasında saksısı değişmesi gereken iki çiçeği hallettim. mutfak toprak içinde kalınca elektrik süpürgesini çıkardım ve hafifçe ortalığı süpürdüm ve iki gündür çamaşırhaneye dönüştürdüğüm salonu toparladım; ütü masası,  ütülenen çamaşırlar ve henüz ütülenmeyen çamaşırlar ortadan kalktı… bütün bunların ardından 70 dakika kondisyon bisikletini kullandım ve broen izledim. şimdi buradayım, biriken sözcükleri bırakıp kaçmak için…

***

nuriye gülmen ve semih özakça, 69 gündür, ankara’da yüksel caddesi’nde açlık grevi yapıyorlar. bir eylem olarak bunu yanlış bulabilirsiniz, inançlarınız gereği bedeninizi açlığa teslim edemezsiniz diyebilirsiniz, atılmalarını haklı bulabilirsiniz veya başka bir gerekçeyle bu yapılanı onaylamayabilirsiniz ama aşağıya not ettiğim şeyleri düşünmek zorundasınız, düşünmek zorundayız…

KHK ile işten atıldığınızda ne oluyor hatırlayalım: Sağlık güvenceniz olmuyor, herhangi bir kamu ya da yarı-kamu kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı olarak çalışamıyorsunuz, yurtdışında iş bulmak gibi bir ihtimaliniz yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve turist pasaportu vermiyorlar; son olarak da dokuz ay boyunca alabileceğiniz dokuz yüz liralık işsizlik parasını bile almanızı kaydınıza yazdıkları bir kodla engelliyorlar. Kısacası çok kesin bir biçimde bizi açlığa mahkum ediyorlar. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç, karşı dava açamamamızla, savunma yapamamamızla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsının kurbanı olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlanıyor. Şimdi Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımız diyor ki, bizi açlığa mahkum ettiniz. Durum bu kadar berrak. Bu berraklığı anlatmamız gerekiyor. Bulunduğunuz her yerde herkese bunu anlatın lütfen…

***

epeydir iyi okuyamıyorum. elimdeki kitaplar bitmiyor, hatta bir iki tanesini yarım bıraktım. ama iki gün önce john berger‘e geri döndüm. bu biraz kaçmak, biraz ıssız ve dingin bir limana sığınmak gibi bir şey oldu. bir anda kendimi kitabın tam içinde buldum, sözcükler beni sardı sarmaladı. ağır ağır sözcüklerin tadını çıkara çıkara okuyorum kitabı; sarılma hissiyle… kitap fransız alplerindeki çağdaş köylülerin hikayesi…

“… Süt sağma işi sona erdi, mutfağına döndü. Pancurları kapatmıştı… Pancuların arasından ışık süzülüyordu. Topladığı çiçek demeti pencerenin pervazında duruyordu. Gözleri çiçeklere takılınca attığı adım yarım kaldı. Sanki hayaletmiş gibi baktı onlara. Ahırda bir inek işedi, mutfakta sessizlik ve hareketsizlik her şeydi.

Masanın kenarından bir sandalye çekti, oturdu ve ağladı… Üzüntü seslerini hayvanların böyle tanıması çok tuhaf. Köpek adamın arkasına yaklaştı ve salta durup ön ayaklarını onun omuzlarına koydu.

Artık bir daha olamayacaklara ağladı. Annesinin yaptığı patates kızartmaları için ağladı. Annesinin bahçede gülleri budamasına ağladı. Babasının bağırıp çağırmasına ağladı… Çarşaf ütüleyen bir kadının kokusu için ağladı. Ocakta kaynatılan reçelin fokurtusuna ağladı. Tek bir gün olsun çiftlikten ayrılamadığına ağladı...” (bir zamanlar europa’da, çeviri: murat belge ve taciser belge)

***

izlediğim dizide oynayan kadın oyuncu insanların ellerinde olmadan bir şeylerin etkisinde kalma, kontrollerini yitirme hallerini anlatırken  “küçük kedi yavrularının yaptığı gibi” dedi. hanemize bir süre sonra bir kedi geliyor. şu anda dört kardeş olarak anneleriyle birlikteler. onları görüp büyülenmemek mümkün değil. iki gündür onları düşündükçe nefesim kesiliyor. yumurta rezervlerim tükendiği için üçüncüyü kedi olarak yapıyorum sanırım 😉

***

bugün bir ara mutfağı toparlarken, her zaman olduğu gibi günün batışına yakın  bana yeni bir oyun oynayan gökyüzüne gülümsedim ve fotoğrafını çektim. sonra arkamı döndüm, en fazla iki üç dakika bir şeylerle uğraştım ve tekrar gökyüzüne baktığımda pespembe bir bulut yığını bana gülümsüyordu ve  pencerenin önündeki melek ağır ağır salınıyordu. nuriye ve semih açlık grevini bıraksınlar dedim, içinde olduğumuz hayata biraz daha fazla akıl ve sağduyu diledim, nefes istedim, elimde olmadan bir mucize diledim, içimde kediler güldü, toprağa bastığım bir hayatın özlemi bir kez daha içimi doldurdu ve

max richter içimde çalmaya başlamıştı.

written on the sky

diyoruz.

10
May

başım zonkluyor…

uzun zamandır böyle bir baş ağrısı yaşamamıştım ve bütün gün bu ağrıyla çalıştım…

şimdi masama çöktüm, bir süre önce size remikslenmiş yorumunu çaldığım bir parçanın aslını döndürmeye başladım.

dışarıda nefis yağmurlu bir hava var… başımın ağrısı muhtemelen sürekli değişen hava koşulları ve “alçak” basınçtan, yanına “hayatın alçaklığı” da var, o ayrı tabii…  😉

neyse bunları boş verelim

sesi açalım

kendimizi bonga‘ya bırakalım.

mona ki ngi xica

diyoruz.

 

Skip to toolbar