dünyanın bir radyosu
radyo z
17
Jan

dün sabah serviste…

kara trenin bir yolcusu daha olduğunu öğrendiğimde gözlerim doldu. yıllardır sabahları güne başlamayı en sevdiğim şarkılardan birisi olan wake up and the smell coffee‘yi söyleyen the cranberries solisti dolores o’riordan‘ı da kaybetmiştik…

daha önce de yazmıştım yine yazıyorum beni ben yapan herkes tek tek gidiyor.

hadi şimdi en sevdiğim the cranberries şarkılarından birini dinleyelim…

elbette dolores o’riordan‘ın ruhune deysin diye.

linger

diyoruz.

 

11
Jan

her ankara yolculuğu öncesi…

gençliğime gidiyorum derdim. bir süredir sadece bir iç anadolu şehrine gidiyor gibi hissediyorum. her şey çok geride kaldı!

sanırım bu hissin nedeni şehrin o eski şehir olmaması falan değil; ben artık eski ben değilim…

evet ankara’dayım ve yukarıdaki fotoğraf bugün gördüğüm en güzel şeydi; paylaşmadan edemiyorum. bir tuvalet işareti elbette 😉

***

şu an esenboğa’da dönüş uçağını bekliyorum; kendime kahve değil bol buzlu bir mandalina suyu ısmarladım çünkü içim yanıyor ve genellikle yaptığım gibi bu şehirde yaşarken dinlediğim melodileri dinliyorum.

şimdi onlardan birini dinliyoruz

elbette styx

ve elbette boat on the river.

 

….

Oh the river is wide
River it touches my life like the waves on the sand
All roads lead to tranquillity base
Where the frown on my face disappears
Take me down to my boat on the river
And i won’t cry out anymore

Oh the river is deep
River it touches my life like the waves on the sand
All roads lead to tranquillity base
Where the frown on my face disappears
Take me down to my boat on the river
I need to go down, with you let me go down
Take me back to my boat on the river
And i won’t cry out anymore
I won’t cry out anymore
I won’t cry out anymore

 

 

10
Jan

iki gündür ağır bir…

grilik hakim havaya; yağışsız, koyu bir grilik… bu sabah da öyleydi. enstitü’ye yürürken yağmur diledim…

ofise geldim. kendime küçük bir kahvaltı tabağı hazırladım, mutfaktan aldığım çayı sevmediğim için kahve yaptım. bunlarla uğraşırken odadaki ışık aniden değişti.

cama döndüm ve ‘dünyayı tozpembe buldum’ bir anda…

gülümsedim…

ve elbette fotoğrafını çektim…

bu tozpembe hal sağanak bir yağmur gibi geldi ve sadece iki üç dakika sürdü sanırım.

***

bütün bunlar olurken, schubert‘in  auf dem wasser zu singen melodisi dönüp duruyordu kulağımda. aslında  farklı bir yorumunu dinliyordum ama burada;

bariton dietrich fischer dieskau‘ya piyanoda gerald moore‘un eşlik ettiği yorumu çalacağım.

 

Yansıyan dalgaların parıltısı ortasında
Süzülüyor, kuğu gibi, sallanan kayık:
Ah, parıldayan dalgaların neşesi üzerinde
Ruh kayık gibi kayar orada;
Sonra gökten dalgaların üstüne inen
Akşam kızıllığı dans eder kayığın etrafında.

Batıdaki koruların tepeleri üzerinde
Dostça selamlar kızılımsı ışıltı bizi;
Doğudaki koruların dalları altında
Sazlıklar fısıldar kızıl ışıkta;
Göğün sevinci ve koruların sakinliği
Ruha nefes aldırır akşam kızıllığında.

Ah, kaçıyor benden çiğden kanatlarla,
Sallanan dalgalarla zaman;
Yarın parıltılı kanatlarla kaçacak
Yine dün ve bugün olduğu gibi zaman,
Daha yüce kanatlar üstünde ben
Kendim kaçana dek değişen zamandan.

çevirinin kaynağı için şuradan buyurun lütfen…

5
Jan

ikibinonsekize…

hasta başladım; midem dağıldı…  bir süredir belki biraz hoyrat davranıyordum mideme ama asıl neden başka… ayrıntısına burada gerek yok. biraz daha iyiyim şimdi; daha da iyi olacağım. kendime verdiğim sözlerden birisi bu. her yeni gelen yıla yeni sözler vermek, yeni hedefler koymak; bir tür ayar çekiyoruz sanki kendimize  bunlarla değil mi?

neyse asıl niyetim ilk kez bu sabah dinleyip çok sevdiğim bir şarkıyı çalmak.

bütün gün çalışırken arkada döndürüp durduğum bu parça;

bertrand belin‘den

le mot juste

fotoğraf dünden…

31
Dec

yılın son günü…

bu yıl yeni gelen yıl için iyi dileklerde bulunmaktan içten içe vazgeçtiğimi farkettim. geleni olduğu gibi kabulden mi yoksa artık umudumu yitirdiğim için mi bilmiyorum…

diğer yanda 2018 benim için yeni bir dönemeç; bunu hissediyorum; bu hayatta geçirdiğim yarım yüzyılı tamamlamış olacağım… tuhaf bir şekilde 50’ler beni huzursuz ediyor… 40’ları sevmiştim ve kendimle barışmıştım; bakalım 50’lerin sürprizi ne olacak?

çocuklar bu yıl hayatlarının farklı evrelerine geçtiler; t. 21 olurken biraz daha erişkin artık, a. ise 13 yaşında ve bizimle arasına hafif bir mesafe koyarken, arkadaşlarıyla kurduğu evrenin içinde daha mutlu

***
neyse bunları geçelim ve önce yılın kitaplarından söz edelim…

bu yılın başında goodreads hesabımı gözden geçirip daha aktif olarak kullanmaya karar vermiştim ve hatta bir de kendime site üzerinde yıl boyunca toplam otuz kitap okuma hedefi koymuştum. ama yılı 24 kitapla kapatıp başaramadım.
2018 hedefini düşürmeyeceğim ve bu sefer 35 kitaplık bir listeyi hedefleyeceğim. sevgili mari’nin de 35 kitaplık bir meydan okuması var ama ben kendi listeme sadık kalacağım sanırım 😉

her ne kadar serviste dizi izlemeyi tercih ederek bu hedefin gerisinde kalmış gibi görünsem de bu hedefi asıl tutturamama nedenim çok çalışmaktı; neredeyse yıl boyunca bütün zihnimi iş kapladı…

yılın son kitabı john berger‘ın onların emeklerine üçlemesi’nin son kitabı olan leylak ve bayrak. ilk kitabı burada anmıştım. berger bir kez daha kalbimi çaldı, bu üçlemeyi okuyun derim.

üçlemeyle ilgili olarak, john berger’in ölümünün ardından adalet çavdar’ın yazdığı bir yazından da alıntı bırakayım şuraya:

“…
Domuz Toprak’ta köylülüğün yıkılışını, bir statü ya da sınıf olarak ortadan kalkışını öykülerle anlatır Berger. Fransız Alplerinde hayatınızda belki de hiç denk gelemeyeceğiniz bir neşe ve hüzünle, pek tanımadığınız kahramanlarla dolaşırken bulursunuz kendinizi. Köylülüğün yitimine bir hayıflanma yerine kaybolanın yeni düzen içerisinde nasıl bir yer bulabileceğine kafa yorar, aslında hep olduğu gibi yine umudu aramaktadır Berger.

Bir Zamanlar EUROPA’da yazdığı öykülerle köyden kente göç eden insanların kent hayatına karışmalarını, göçün sürecini ve devamlılığını anlatır. İnsanların nasıl değişebildiklerini, köylülerin metropollere göçüyle beraber hem köylerin hem metropollerin geçirdiği dönüşümü, aynı zamanda insanların birbirlerinin hayatlarına nasıl sızdıklarını resmeder. Kadınlık, erkeklik, aşk ve bütün bunların dönüşmesiyle, insanın kendi anlamının değişmesiyle ilgilenir.

Üçlemenin son kitabı olan Leylak ve Bayrak’ta yüzünü artık tamamen şehre çevirir Berger. Kente göçen köylülerin kentlileşmesini ve ardından gelen buhranı anlatır. Artık insanların içinde hem yalnızlık, hem korku, hem kaos, hem cesaret vardır. Devam eden göç, ait olunamayan başka bir benlik, kabul edilemeyen aşk, altından kalkılamayan cesaret ve suç, ölüm dâhil olur yeni hayatlara.
…”

***

bu yıl epey dizi izledim ve bazılarından size söz ettim.

sanırım çok sevip anmadığım dizilerden birisi strangers things. 80’lerde geçen bu diziyi ada’mızla izledim; onun üçüncü izlemesiydi 😉 hakikaten keyifli ve iyi; izleyin derim.

burada mutlaka anmak istediğim son iki dizi ise hinterland ve broen/bron. yılın son günlerinde bu dizileri lzledim.

broen‘den size daha önce söz etmiştim. son sezonu yeni izledik. akşamın ilerleyen saatlerinde biraz uykuyla uyanıklık arasında tekrarlar yaparak izledim; üstelik hikaye anlamında en zorlu ve karmaşık olan bu sezondu. kuzeyin pastel renkli puslu karanlığında, cinayetlerini birer sanat performansı gibi gerçekleştiren katilin peşindeki kanatları kırık iki ruhun, sage ve henrik‘in hikayesi gibiydi bu sezon.

kuzeyli polisiyeleri sevenler için enfes bir dizi broen; aklınızda olsun…

burada durup dizinin tema müziğini dinleyelim.

the choir of young believers

hollow talk

diyor.

 

hinterland ise sanırım bu yılın en iyisiydi.

öylesine pek de bir şey beklemeden ve hiç bir referans bilgiye sahip olmadan izlemeye başladığım bu dizi benim için gerçek bir sürpriz oldu. ingiltere’nin galler bölgesinde geçen ve yine başrolünde kanatları kırık bir dedektifin, dci tom mathies‘in olduğu bu dizinin her bölümü 135 dakikalık süresi ve görsel diliyle birer sinema filmi gibi.

bu hayatta izlediğim en pastoral polisiye oldu sanırım; upuzun ve sonsuzmuş hissi veren sahillere vuran dalga sesleri, rüzgarın ağaçlara, dallara, otlaklara çarparak yayılan ve yansıyan uğultusu, uçsuz bucaksız çayırlar, deniz kenarlarındaki sert yamaçlar inanılmaz güzelken, insanların yaşadıkları hayatın hissettirdiği keder ve yalnızlıksa bir o kadar acıydı.

diziyi izlediğim günlerde filmin müziklerini ve welsh melodilerini dinledim ağırlıklı… şimdi de yılın son melodisi olarak hinterland’den bir parça çalayım ve yılı kapatmak için akşama hazırlanayım.

the world keeps turning

diyoruz.

evet dünya dönmeyi sürdürüyorken ve biz hala nefes alıyorken hepimize yeni yılın biraz olsun umut, neşe ve dinginlik getirmesini diliyorum.

kapak fotoğrafımız;   love in the afternoon, 1992, andrew wyeth

29
Dec

çalışmaya başlamadan önce…

9bach‘dan, bu inanılmaz güzel ışıklı sabaha ve yılın son iş günü için derin bir nefes niyetine bir welsh melodisi gelsin;

ffarwel diyoruz.

 

 

 

22
Dec

bir cümlenin ortasında durdum ve…

o yarım cümleyi orada bırakıp dışarıya çıktım… çünkü tam o cümlenin ortasında ‘kendimden bile sıkıldım‘ diye düşünmüştüm.  öylesine, aniden ortaya çıkan bir his. şu sıralar oluyor!

insanın kendinden sıkılması hoş değil

kantine gidip sade bir kahve istedim ve bahçeye çıktım… kendimi değil,  küçük yağmur damlacıklarını hissetmek için şemsiyeyi kapattım ve ağır ağır nefes alarak kendimi rahat bıraktım.

bu sefer kafamda moğolların şarkısı dönmeye başladı.

Bişey yapmalı hey..
Bişey yapmalı hey..
Bişey yapmalı hey..

hızla durdurdum onu da; sırası değildi ve itiraf etmeliyim buna enerjim de yoktu.

kahvemden son yudumu aldım, bir süre ağaçların arasında dolaştım, denize baktım, yapraklardaki, dallardaki su damlacıklarına dokundum ve linda perhacs‘ın şarkısını içimde döndürmeye başladım.

chimacum rain

diyoruz.

And it rains here
Everyday since I came,
And the linen covers rocks
And the green finds everything
Chimacum rain

In the soar of leaves
And needle tufts and form,
In the grasses and the reeds,
And the spilling over stones
Chimacum rain

I’m spacing out, I’m seeing silence between leaves,
I’m seeing down, I’m seeing silence that are his
He belongs here, can’t have him
He belongs here, can’t know him
He belongs here

It kinda gets inside you,
The silences I mean
They kinda wrap around you,
And loosen everything
Chimacum rain

16
Dec

animal triste’yi okumuş…

ve bir gün tekrar bu kitaba dönmeye karar vermiştim. yılın sonuna doğru niye bilmiyorum, belki de hafızayla ilgili meselelere takılmışlığımdan, döndüm ve sadece max richter dinleyerek kitabı yeniden okudum.

monika maron’un evrenini seviyorum ve kitabın satırlarıyla onun zihninde bir yolculuk yaptığımı hissediyorum. ağır ağır giden bir trende pencereden aşina olduğunuz bir çevreyi izlemek gibi onu okumak. anlatması zor bu hissi…

***

animal triste, yaşlı bir kadının, hafızasında hapsettiği eski aşkının ve geçmişinin sadece bu aşkın evreninden oluşmasının hikayesi; unutmak, hatırlamak ve belki de daha önemlisi aşk üzerine bir kitap.

O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım? Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz.” derken aşkı olabilecek en sade haliyle kutsuyor ve “Mikrokozmos kendi başına bir muammadır… Ne kadar yaşlandıysam, uygarlık da benim için bir avuntu olmaktan bir o kadar uzaklaştı…” derken de unuttuğumuz, unutmaya zorlandığımız hayvanlığımıza, hayvan tarafımıza dönmeyi anlatıyor.

aşk ve hayvan olan yanımızın aslında nasıl da birbirinden kopmaz olduğunun hikayesi bu…

***

elliye merdiven dayadığım şu günlerde geçmişim benden hızla uzaklaşırken, hafızamda kalan parçalar gittikçe birbirinden kopup yeniden birleşiyorlar. geçmişi birlikte paylaştığım kişilerin hafızalarında ortaya çıkan bütünle benimkiler farklı; bu kaçınılmaz sanırım.

bu noktada son sözü kitaba bırakıyorum:

Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikaye kaldı geriye. Son çok açıktır ve her şeyi belirler. Son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

***

parçamız elbette max richter‘den. onun melodileri kitaba inanılmaz uyum sağlıyor; okursanız yanında max richter dinleyin derim. ama şimdi,

she remembers

diyoruz.

Skip to toolbar