dünyanın bir radyosu
radyo z
22
Mar

bu şarkıyı dün çalmalıydım…

benim “elliye varmadan son çıkış” listemin ilk şarkısı sevgili vnf’den gelmişti…

aslında vnf  ilkyaz’ın ilk günü için çalmamı istemişti ama ben şarkıyı kendi listeme de aldım; çünkü olmasa olmazdı.

evet tom waits

you can never hold back spring

diyor.

 

fotoğraf sabah yürüşünden… ışığın içinden geçerken kulağımdan geçen sözler;

You can never hold back spring
Baby

Remember everything that spring
Can bring
You can never hold back spring

20
Mar

elliye varmadan önceki son çıkışı da kaçırdım…

köprünün ötesi 50 artık… bir yılda geçilecek bu köprüyü ağır ağır geçmeliyim…

40’lar iyiydi.

kendimle barışmıştım…

kendimle uğraşmayı bırakmıştım…

sonlara doğru etrafı “sallamamam” gerektiği sonucuna da vardım; uygulamak zor olsa da.

bu akşam bizim ada’mızla  küçük bir  krizin üzerine oturup konuştuğumuzda, “etrafındaki kadınların ne düşündüğüne takılma, önemli olan senin ne hissettiğin, ne olmasını, nasıl olmasını istediğin” dedim.  ve “seni etkilemelerine, seni üzmelerine asla izin verme” diye de ekledim.

bunu yapabilmek için ne çok yol almak gerekiyor, ne çok sapaktan alternatif yollara çıkmak gerekiyor oysa.

kaybola kaybola, kendini hızla akan bir nehrin ağzında, bir nebze huzurla buluyorsun…

neyse bunu geçelim.

***

bu yıl bahar çok güzel geldi buralara… sert geçen kışın ardından, ağır ağır, tadını çıkara çıkara, ışığıyla, enerjisiyle ve kokusuyla yavaş yavaş etrafı sarıyor. meyve ağaçları ilk kez bu kadar geç çiçek açtı, ağaç kabuklarının üzeri kadifemsi, küf yeşili yosunlarla kaplı ve yaşam sert kabuğun altından dışarı bırakıyor kendini… bunu izlemeyi seviyorum ve etrafımda bunu fark ederek yaşayanların çok az olmasından nefret ediyorum…

malum bir bataklıkta yüzmeye çalışıyoruz ama derin bir nefes için bunlar şart… bizi bu bataklıktan kurtaracaksa bunlar kurtaracak; nefes aldığımızın farkında olmak ve aslında her defasında sert bir kabuğun altından, soğuk bir toprağın altından geri döndüğümüzü bilmek…

***

kuzeylilerin kullandığı bir kavram var: hygee. ne olduğunu bilmiyorsanız şurada bir şeyler var

kendime 50’ye son durak olan önümüzdeki yıl boyunca böylesi anlar yaratmaya çaba harcayacağıma söz veriyorum. bana katılmak isterseniz buradayım…

arada hygeeliyelim ve öylece durup “tüm sesleri” duymaya çalışalım…

***

şimdi bir nevruz günü geldiğim bu hayata şükran diyorum ve kendime bir ane brun şarkısı çalıyorum.

feeling goods

 

Fish in the sea, you know how I feel
River runnin’ free, you know how I feel
Blossom on the tree, you know how I feel
It’s a new dawn, it’s a new day, it’s a new life for me, oh
And I’m feelin’ good

 

 

 

 

17
Mar

eve geldim…

yemek hazırdı, yarim ali bi güzellik yapmıştı bugün bana…

bütün gün yağan yağmur sonrası gökyüzü açmaya hazırlanıyordu; eve dönüş yolunda denizin üzerinde ve kuşların telaşında bunu hissettim.

sofrayı hazırlarken şarabımı koydum, batan güneşin şerefine ve kutsal cumaya kadehimi kaldırdım, hayata ve aldığımız her nefese şükrettim.

bağrış çağrış ve neşeli bir akşam yemeğinin ardından kalben’le başlayıp, bülent ortaçgil’le devam eden bir listeyle hem bulaşıkları yıkadım hem şarkı söyledim.

evet üzerimde cuma neşesi var 😉

şimdi çay yaptım, biraz çalışacağım ama önce kalben dinleyelim

ve lütfen eşlik etmeyi unutmayın; mümkünse bağıra bağıra…

17
Mar

bi duralım…

sıkıştığımız” yerden kaçıp  nefes molası verelim ve can kazaz‘dan nefis bir şarkı dinleyelim.

kırlangıçlar gibi

diyoruz.

malum kırlangıçlar geliyor artık.

 

16
Mar

başımı kaldırdım…

ve kafamı çevirip göğe baktım… yağmur durmuş… gökyüzü gri, sakin bir gri; bir şeye hevesi yok gibi. öylece ağırlığını derin derin soluyor, o kadar…

sabahtan beri takıldığım bir şarkıyı çalmaya başladım yeniden… kulaklığı taktım… sesi açtım…

araya telefon görüşmeleri, whatsapp’dan işle ilgili yapılan yazışmalar girdi… girmeye devam edecek…

bir es’e, bir durmaya ciddi  ihtiyacım var  artık ve fakat etrafımdaki uğultu kesintisiz artıyor…

bu arada kırlangıçlar geliyor… biliyorum onlar hem havanın kokusunu hem de sesini yaşanır hale getirecekler… dün bir ara öyle yemeğinde, küçük bir grup leyleğin geldiğini gördüm. rüya gibiydi, bir kaç kişi daha görmese hayaldi diyeceğim…

gelsinler, lütfen gelsinler…

bu balçığın içinde bizi boğulmaktan ancak kuş sesleri ve kanat çırpışları kurtarır…

ah bir de yeni zelanda’da maoriler tarafından kutsal kabul edilen  whanganui nehricanlı varlık” olarak kabul edilmiş. bu neden bir ilk anlamak zor; insanların aldığı “nefesin” bu kadar tartışmalı olduğu bu gezegende, insanoğlu hariç, her şey canlı zaten…

ne mi dinliyorum?

micatone habire dönüyor içimde

handbreak 

diye diye.

 

14
Mar

mohammed mohiedin anis…

bir araba koleksiyoncusu… 70 yaşında… halep’deki evinde müzik dinliyor…

bu hayatta, bu dünyada bir gün hepimiz kendimizi bambaşka nedenlerle, kendi evinin, alışkanlıklarının, kazandıklarının, tüm kıymetlilerinin yıkıntıları arasında bulabiliriz; her şey bir pamuk ipliğine bağlı.

o yüzden tüm sahip olduklarınıza her hücrenizle bağlanmayı mı yoksa her an onları kaybetmeye hazır olacak şekilde yaşamayı mı tercih edersiniz bilmiyorum.

zor soru!

dünden beri durup durup bu fotoğrafa bakıyorum… içimden sürekli ama sürekli

… yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. bu şehir arkandan gelecektir…” *  diyorum…

mohammed mohiedin anis’in hikayesini merak ediyorsanız şuradan buyrun.

ne mi dinleyeceğiz?

elbette malek jandali.

echoes from ugarit 

diyoruz.

* k. kavafis (çeviren cevat çapan)

9
Mar

pek nefes almaya vakit kalmadı…

burada uzun sessizlikler olması da ondan..

8 mart için bir kelime bile edemedim, kadınlar için tek bir şarkı çalamadım… hayat öylece akıp gidiyor, zihnim bulanık ve işle dolu. geriye pek de bir şey kalmıyor zaten; berbat bir şey bu.

emekli olup her şeyi unutup farsça öğrenmek, bütün bildiklerimi unutup, enerjimi bu inanılmaz güzel dile vermek istiyorum.

az önce durdum, her şeyi bıraktım, çayımı yudumlarken, nefes olsun diye,  mohsen namjoo dinlemeye başladım. 2016’da personel cipher adlı  yeni bir albüm çıkarmış meğer, atlamışım 🙁

evet ses olsun diye mahsen namjoo’dan bir parça geliyor. ama yeni albümden değil, benim bağlandığım eski bir parçasını

dinliyoruz.

zolf 

elbette…

 

5
Mar

babamı kaybedeli bugün tam 15 yıl oldu…

ve ben 2007’den beri her beş mart günü babamı radyo z’de müzikle andım, küçük anekdotlar anlattım ve hemen her yıl dönümünde akşamları klasik türk müziği dinleyip ali’yle rakı içtim; ruhuna değsin diye… bugün de bu ritüeli bozmayacağız elbette…

şu sıralar bir dizi izliyorum; adı this is us. bir ailenin ve ailenin tüm üyelerinin  farklı dönemlerini kronolojik olarak değil olayların akışına ve gelişmelere bağlı olarak, ileriye, geriye sararak izliyorsunuz. bazen bir sonda, her şeyin en başına gittiğiniz oluyor, bazen de bir başlangıcın aslında nasıl da geçmişle doğrudan bir bağı olduğunu fark ediyorsunuz. aile olmak tuhaf bir şey; bir ağla sarmalanmış gibi bir bağ bu. kendinizi çocuğunuzun karşısında, annenizin nefret ettiği haliyle bulduğunuz gibi, karşınızda çocuğunuzun babanız gibi baktığına da tanık oluyorsunuz; bütün bunlar kendiliğinden ve hiç planlamadan oluyor üstelik… önce kaybolup sonra bir anda kendinizi aşina olduğunuz bir yerde bulmak gibi…

babamla son günlerinde hastanede yaptığımız bir kaç konuşma vardır; gerçek anlamda yaptığımız konuşmalar sadece onlardır diye düşünürüm hep. ne yazık ki ne anne ve babalar ne de çocuklar tam olarak birbirlerine açılmıyor bu hayatta; sözcüklerin üzerinde hep gri bir örtü bırakılıyor. o konuşmalardan birinde “çok değiştim z. kendimi tanıyamıyorum” demişti bana. ne demek istediğini yıllardır anladığımı sanıyordum. ama sanırım daha yeni anlamaya başladım.  çünkü geçmişi tuhaf bir şekilde arkamızda bırakırken hem unutuyoruz hem de evriliyoruz; hem içsel hem de dışsal nedenlerle…

bu yıl için de bu kadar yeter diyerek aşağıya daha önce radyo z’ye yazdığım iki 5 mart yazısını da bırakıyorum

***

ve baba, müzik olarak da bir değişiklik yapıp sana şevval sam çalıyorum… kızacaksın belki ama güzel söylüyor be bu kadın 😉

sen hep beni mazideki halimle tanırsın

diyoruz.

***

5 mart 2010

size 3 yıldır babamdan sözediyorum ve her 5 mart günü onun için çalıyorum ama bazılarınız onu hiç tanımıyorsunuz… hadi bu sefer, erdoğan koç kimdi biraz onu anlatayım… istanbul’a tapardı; yukarıdaki fotoğraf onun son istanbul seyahatinden. ali yüksek lisans tezini ona adadı ve teze “istanbul rüya gibi bir şehir diyen babam için” notunu düştü… kadere söylenen şarkıları severdi ve kolay ağlardı… rakısını bir mevsim meyvesi ile akşam üzeri içerdi… annemle harika dans eder; kafası iyi olunca iyi göbek atardı.. hayatı deli gibi severken; son 10 yılını onu kaybetme korkusuyla yaşadı… bu dönemde annemden gizli gizli sigara içerdi… öfkeliydi… hele suç kendisindeyse bağırarak üste çıkmaya bayılırdı… harika voleybol oynar, gençlerle olmaya bayılırdı… fena halde fenerbahçeliydi. hayatı boyunca anlaşılamadığını düşündü galiba; ve ben şimdi onun haklı olduğunu düşünüyorum… arılardan ve yılanlardan çok korkardı… anılarını büyük bir keyifle anlatırdı; ve ben defalarca dinlediğim o anıları her defasında zevkle dinlerdim… “baba” olmayı bilmezdi; belki babasız büyümüşlüğünden… onu iyi baba yapan da buydu zaten… ve hiç mükemmel değildi, öyle bir derdi de yoktu… onu “mükemmel” yapan da buydu… evet ruhuna değsin diye ve babamız için bugün müzeyyen senar söylüyor her sabah her seher…

 

10 mart 2012

bu sabah mahallenin esnafıyla muzaffer bey’in pastanesinde kahvaltı ettim. pastaneci, bostan sahibi, nakliyeci ve liseye giden kızı, emlakçı. masaya kitabımı bıraktığımda muzaffer bey “abla hep okur” dedi ardından “her zamankinden mi abla?” dedi. “evet ama çay büyük olsun” dedim…bostan sahibi “ne okuyorsunuz?” diye sordu. “tirza, hollandalı bir yazarın kitabı” dedim, sustum; geriye söyleyecek bir şey yoktu. hollanda’nın orta sınıf insanlarının romanı ve bunalımları. bundan önce de amerikan orta sınıfının bunalımlarını anlatan bir roman okumuştum desem enteresan olabilirdi. ordan çıkıp, nakliyeci, “bizim bunalımlarımızı kim anlatacak peki” diye devam etse şahane olurdu mesela… aklımdan bunlar geçerken, durdum ve “bugün babamın ölüm yıl dönümü, 10 yıl oldu” dedim. herkes şaşırmış “allah rahmet eylesin” dedi. ne niyetle bunu söyledim bilmiyorum, hayır duası almak için değil elbette… içim acıyordu, babamı özlemiştim, yataktan kalktığımdan beri bu özlemi aklımdan atamıyordum ve paylaştım; öylesine, uluorta…

sonra bütün gün işte huzursuz ve keyifsizdim. kimseye babamdan söz etmedim ve her zamankinden farklı olarak akşam olsun babam için rakı içip klasik türk müziği dinleyeyim diyemedim. rakının fikri bile içimi acıttı… bizim the delikanlı, yatmadan hemen önce gelip “bugün dedemin ölüm yıl dönümü değil mi?” dedi. boğazımda kocaman bir düğüm “evet” dedim. sonra onu babam gibi öptüm… şimdi çocuklar uyuyor. ben ortaya karışık bir şekilde müzik arşivimi dinliyorum ve votka tonik içiyorum… huzur içinde yat baba…

zeki müren senin için yıldızların altında diyor.”

Skip to toolbar